Kimlik varlığın sembolüdür – Mim Yavuz Binbay

portreGeçen hafta Sayın Dabakoğlu’nun nezaket buyurup önceki yazılarımdan aldığı alıntılarla giriş yapıp kendi düşüncelerini paylaşarak sorularını da ekleyerek yazdığı yazıya, karşılık babında bu konudaki düşüncelerimi paylaşan bir yazı yazmıştım.

Aslında başka bir konuda yazmayı düşünürken gündeme düşen başka bir konuda yazmak zorunda kalıp yolladıktan sonra demek ki yazımda paylaştığım düşüncelerimi yeterli bulmamış olacak ki yazısına karşılık yazımın karşılığında yazmış olduğu yazıya rastladım!

Sayın Amin Malouf’un bahsettiği kitaplarını bende okumuştum. Doğrusu gerek yazısına uygun bulduğu başlık gerekse kitaplardan aldığı bazı alıntıları genelde Yukarı Beyt-Nahreyn coğrafyasındaki, özelde Siirt Araplarına bağlaması ve yazılarımızla bağdaştırmasını hem yadırgadım hem de kendi yorumları ve önerileriyle çelişir buldum. Fikir alışverişi amacıyla yapılan tartışmalarda niyet çok önemlidir. Ve bu niyet yazının ruhuna ve üslubuna yansır. Ne yazık ki bizim toplumumuzda tartışma kültürü paylaşımdan ve fikirleri yansıtmaktan çok rekabeti, kendi doğrusunu empoze etmeyi esas alan bir çatışma refleksiyle şekillenmiştir. Ne yazık ki Sayın Dabakoğlu’nun her iki yazısında egemen olan üslup, bu refleksin yansıtıldığı bir üslup olmuştur. Oysa yazılarımızda her ikimizde görüşlerimizi ortaya koymuş okuyucuyla paylaşmıştık. Bu yazısında tekrar ettiği soru ve görüşlerini Amin malouf’tan alıntılar dışında zaten ilk yazısında benim yazılarımla birde Hrant Dink’ten yaptığı alıntılarla paylaşmıştı.

Gene toplumumuzun karakteristik bir özelliği olan tanınmış popüler bazı alıntıları realitemize uyup uymamasına bakmadan malzeme olarak kullanmamızdır. Hatta realitemizi görmezden gelir onlara uydurmaya çabalarız. Bunun en güzel örnekleri kendi sorunlarımıza kendi özgünlüğümüz koşullarında modeller üretmektense dünyadaki başka modellere (Bask modeli, İrlanda modeli vs. gibi) kendi özgünlüğümüzü bu modellere monte etmeye ve onun üzerinden soyut çözümler tartışırız. Bir süre sonrada unutur başka bir model arayışına gireriz. Bence asıl önemli olan başkalarının ne söylediği değil bizim kendi özgünlüğümüzde neler söylediğimizdir. Gerek www.beyt-nahreyn.com sitemizdeki yazılarımda gerekse siirtnews’te yayınlanan ve ona cevaben yazdığım yazıda düşüncelerimizi ve çözüm önerilerimizde çok açık ve net olarak çözümün bu coğrafyanın mazlum ve kadim halklarının arasında toplum mühendisliğiyle oluşturulan suni çelişkiler yaratarak değil, bu coğrafyanın mazlum ve kadim halklarının kader birliğinden geçtiğini belirtmişiz.

Sayın Dabakoğlu’nun ne yazık ki hem ilk yazısı hem de ikinci yazısı çelişkilerle ve tartışma kültüründe etik ve verimli olmayan cımbızlama yöntemiyle tek tarafı hedef alan ithamlarla ve eksik bilgilerle dolu. Özelliklede kendisinin de belirttiği yaşanan bu acıların mimari ikinci adamın raporunu referans alması talihsizlik değilse hem mazlum Kürt halkına hem de mazlum Siirtli Arab halkına iyi niyetten uzak bir yaklaşım veya bilgi eksikliğidir. Çünkü İnönü’nün skandal olarak adlandırılan bence insanlığa karşı işlenmiş bir suç taşıyan utanç raporunun diğer bölümlerinde de Kürt aşiretleri için benzer tavsiyelerde bulunuyor. Arşive bakması bir yana Zahmet edip basını izlese daha birkaç gün önce meclis komisyonunda ( ki Sayın Altan Tan hâkli tepkisini dile getirmiş) bu raporun Kürt aşiretlere yönelik aynı belirlemelerin yer aldığını görecektir. Bu rapordaki belirlemelerin ne anlama geldiğini yazımda belirtmeme rağmen o raporu referans alarak mazlum Siirt Arablarına suçlama yöneltmesi ibret vericidir. Bizim kuşağımız buna benzer raporları askeri darbeler döneminde ki versiyonlarıyla Kürt aşiretlerine dayatılarak basına Türk oğlu Türk olduklarını hatta Oğuz boyundan geldikleri yönünde demeçler verdirerek mazlum Kürt halkına uygulanan bu insanlık dışı uygulamaları nefretle hatırlar. Dikkate şayandır ki, söz konusu utanç raporunda bu coğrafyada birçok mazlum halka (Ermeni, Kürt, Arab, Süryani, Zaza, Alevi) yönelik benzer ibareler ve uygulamalar olmasına rağmen belirli çevrelerce belirli periyodlarda raporun sadece Siirtli Arablar bölümü servis edilir. Bu kuşku götürmez bir servis olayıdır. Bunun nedenini ve amacını birinci yazımda değindiğim için tekrarlamak istemiyorum. Evet, Sayın Dabakoğlu birçok acıyla yoğrulmuş coğrafyamızı bugünün koşullarıyla değerlendirirken geçmişte yaşananlara dikkati gerektiriyor. Çünkü bu coğrafyanın yaşanmışlıkları çok hassas ve kırılgandır. Bu talihsiz referansı Sayın Dabakoğlu’nun gençlik deneyimsizliği olarak algılıyorum.  Kendisine bu konuda daha önce yazdığım yazıyı okumasını öneriyorum.

Sayın Dabakoğlu giriş bölümünde Amin Malouf’la bölgesel, ulusal, uluslararası siyasi yorumlar ve tavsiyelerde bulunduktan sonra “haddini bildiği” savıyla (aslında politikada neye karşılık geldiğini yazmayacağım) bu coğrafyanın mazlum halklarının geleceğini kurmakta temel işlevselliği olan kader birliğini inşa edecek ilkeli ittifaklar önerimizi siyasi addederek hiçbir karşılığı olmayan popülist söylemle tribünlere oynuyor. Arkasından bilerek veya bilmeyerek toplumsal algıda olmayan bir Kürt Arab düşmanlığından bahsederek, zorla bir algı oluşturmaya çabalayarak bilerek veya bilmeyerek çok tehlikeli bir toplum mühendisliğine soyunuyor. Bunu referans aldığı İnönü’nü ve ardılları 90 yıl denedi ve şükür ki iki halkın basiretli dinamikleri sayesinde bu insanlık dışı ırkçı şoven plan tutmadı ve iki halkın basiretli toplumsal dinamikleri var oldukça da tutmayacak. İlk yazımda da belirttiğim gibi mazlum Kürt ve Arab halkı arasında kader birliği vardır ve geleceklerini bu kader birliği üzerine insanlığa yakışır bir biçimde inşa edecekler. Bu gerçeklik bir dilekten öte bir zorunluluk içermektedir. Buna katkıda bulunmak isteyenler çabalarını, ajitasyonlarla olmayan bir düşmanlık algısını toplumsal mühendislik çalışmasıyla kaşımak değil, bu çaba kader birliğini esas alan, somut projeler üreten, ilkeli ittifaklar üzerine yoğunlaşmalıdır.

Sayın Dabakoğlu neyi baz alarak Yukarı Beyt-Nahreyn Arablarının ne bir sızlanması nede hak talebi olmadığı tespitini yapmaktadır. Tıpkı doğumla elde edilen yaşam hakkı gibi, Her halkın var olmasıyla sahip olması gereken temel hakları vardır. Sayın Dabakoğlu demokrat olmanın bu temel ilkesinden bî haber gözüküyor. Varsayalım ki bir halkın temel dinamikleri çok zayıf, bu zayıflık durumu onların bu haklarının olmamasını, yok sayılmasını mı gerektirir? Amazon ormanlarındaki Pigmelerin haklarını yok mu sayacağız. Kanada da Oberjin halkına yapılanları Oberjin halkının dinamikleri zayıf olduğu için haklımı göreceğiz. Bu nasıl bir anlayıştır? Bu anlayışın literatürdeki tanımını yapmaya kalkarsam çok ağır kaçacağının farkında olduğum için yapmayacağım… İşte insanın bu tür durumlarda haddini bilmesi meziyettir…

Sayın Dabakoğlu hak talep edilmesini nasıl algılıyor. Kendisine bir yurtdışı gezimde bana Kürtler ne istiyorlar ile ilgili yöneltilen bir soruya verdiğim cevap ile cevap vermek istiyorum. Verdiğim cevap; “şu anda toplumsal dinamikleri ve uluslararası konjonktür hazır olmazsa bile dünyadaki tüm halklar hangi haklara sahipse ve onlara ne layık görülüyorsa Kürt halkıda o hakları hakkediyor ve o hakları istiyor” olmuştu. Ki bu olay 1989’da olmuştu, sanırım o tarihlerde Sayın Dabakoğlu orta öğretim öğrencisi olması gerekiyor. Sayın Dabakoğlu aynı cevabı size veriyorum. Bu gün Yukarı Beyt-Nahren Arablarının toplumsal dinamikleri zayıf olsa da her halkın varlığından kaynaklanan haklara sahiptir ve o hakları hak ediyor. Siz bunu görmüyor olabilirsiniz, belki kahvedeki vatandaş gelip sizden bu hakları talep etmiyor ama o zayıf dinamikler her zaman talep etmiştir ve bu halk var oldukça talep edecektir.

Sayın Dabakoğlu “Yaşadıkları tarihsel trajediler gün gibi ortada. Bununla ilgili eleştiride bulunmadığım halde yazısında bu tarihsel analize de yer vermiş.” Diye yazmış evet eleştiride bulunmamışsın bende eleştirdiğin için değil ısrarla yok saydığın, görmediğin, görmek istemediğin için o analize yer verdim. Ama görüyorum ki hala görmemekte ısrar ediyorsun dolayısıyla yazdığım seninle ilgili amacına ulaşmamış. Yok sayıyorsun çünkü yaşananları yok sayıp sonucu irdelemeye çabalıyorsun bende bu analizimle irdelediğin olgu analizini yaptığım olgulardan kaynaklandığını onun için irdelediğin konuyu bu yaşanmış olgularla birlikte değerlendirmen gerektiğini paylaşmak istedim. Görüyorum ki amaç hâsıl olmamış.

Devamında “tüm mağduriyetlerine rağmen onu mağdur edenlerle aynı safta olması.” Diye devam ediyor. Sayın Dabakoğlu senin safında olmayan düşmanın safında mı? İlk yazımda verdiğim iki kardeş örneğinde olduğu gibi sende farkını ortaya koysana? Bu tekçi tahakkümcü otokratik bir anlayıştır. Demokratlıkla ilgisi yoktur. Bu anlayışını diğer topluluklara da uygularsak ortaya çok kritik bir durum çıkar. Hele hele tüm değerlendirmelerini toplumun dinamikleri dışında yapmaya çalışman ciddi bir olumsuz algı oluşturuyor. İlk yazımda Arab halkının dinamikleri her zaman bu coğrafyada yaşayan diğer halkların dinamikleriyle birlikte olmuştur diye belirtmiştim sorularını eğip bükerek farklı mecralardan sorman sebebiyle tekrar etmek zorunda kalıyorum. Buna yüzlerce tanıdığım aktivisti örnek vermiştim bu sefer kendimi örnek vereceğim. 40 yıllık demokrasi mücadelemde kader birliği yaptığım yüzlerce arkadaşımla 5. Nolu Diyarbakır cezaevinde, 80’li ve 90 yılların koşullarının yarattığı cehennem koşullarında kader birliği yaptık, payımıza düşeni gücümüz yettiğince paylaştık. 5.nolu cezaevinde Kürtçe Arabça marşlarla birlikte kader birliği yaparak direndik. Dağlarda gerilla cenazeleri aradık, sadece halklarımız var dediğimiz için işkence tezgâhlarından onlarca kez birlikte geçtik, yakılan boşaltılan köylülerimizle aynı saflarda yer aldık, üç defa suikasta maruz kaldım, 90’li yıllarda malum çevrelerce yayınlanan ölüm listelerinde yer aldık beraber çare aradık var olma mücadelesi verdik. 16-17-18. Yüzyillarda Kürt aşiretlerinin Turabidin bölgesinde kurduğu aşiret birliklerinde Şammar- Tay-Mıhallemi  vd. Arab aşiretler olarak yer aldık. Öyle lafla değil biz bu halkların aktivistleri ve toplumsal dinamikleri olarak bu koşullarda kader birliği yaptık. Kim kiminle hangi safta olmuş, hangi aktivistimiz, hangi toplumsal dinamiğimiz mağdur edenle aynı saflarda yer almış?  Bekâra eş boşamak kolay diye bir söz var. Bende, siz bugün öyle rahat konuşanlar o zaman nerelerdeydiniz gibi sığ ve bayağı söyleme girmeyeceğim. Gerçi yukarıda nerede olduğunuzu belirtmiştim. Ama öyle daha mal sahibi sağken mirasyedi gibi bir tavra bürünmek sizce sağlıklı bir davranış mıdır? Hele hele bu dinamikler hala temel atmakla meşgulken temelin ana arterlerini kemirmeye çalışmak etik bir davranış mıdır?

Sayın Dabakoğlu’nun akıldan izan Güneş Dil Teorisyenlerinin argümanı olan “gönüllü asimilasyon” kavramını ısrarla kullanmasını algılayamıyorum. Günümüzde bilimsel tanımda asimilasyonun kendisi bir baskı unsuru, insana karşı işlenmiş bir suç olarak tanımlanmışken, asimilasyona uğramış yok olmaya yüz tutmuş diller ve kültürler göstermelik olarakta olsa koruma altına alınmaya çalışılırken Sayın Dabakoğlu’nun hala gönüllü asimilasyon kavramından bahsetmesi demokratlık anlayışına sığması mümkün değildir. Hukukçu bir kader arkadaşımın yazdığı yorumda belirttiği gibi “Asimilasyonun özünde “zor” var iken, başına “gönüllü” getirerek, mantıklı hiçbir tanım yapılamaz.”

Sayın Dabakoğlu bugünkü koşulların sağladığı kahramanlık duygularıyla 1914-15 olaylarının etkilerini hafif görüyorsa söyleyecek bir lafım olmadığını söylemekten başka söyleyecek sözüm yok..! Bundan şu sonuç çıkıyor ki o koşullardaki halk onun kadar kahraman, cesur ve sağlam bir ruh haline sahip olamamıştır!

Haddi olmadığı için politik analiz yapmaktan kaçınan Sayın Dabakoğlu Siirt’li Arabların dominant bir politik rol oynadığını belirtmiş. Sayın Dabakoğlu kimleri esas alarak bu tespiti yapıyor halkın dinamiklerini mi? Yoksa halkın dinamiklerinin üzerine uygulanan insanlık suçu olarak addedilen politikaların uygulayıcılarının uzantılarını mı? Sanırım Sayın Dabakoğlu sürekli ve ısrarla ters yönden bir perspektifle değerlendirmeler yapıyor. Diyab ağa, A. Kadir Aksu, Kepoğlu, Bucak vd. nasıl Kürt halkının dinamiklerini ve toplumsal algısını temsil etmiyorsa Sayın Dabakoğlu’nun Siirt’te dominant politikaların uygulayıcıları da özelde Siirt Arablarının ve genelde Yukarı Beyt-Nahreyn Arablarının dinamiğini ve algısını temsil etmiyor.

Sayın Dabakoğlu’nun gözlenen bir sorunu da belirgin bir sığlıkta sadece Siirt Arabları üzerinden tartışmaya çalışmasıdır. Türkiye coğrafyasındaki Arablar sadece Siirt Araplarıyla sınırlı değil. Dikkat ederse ben onunla öyle bir sığlıkta tartışmıyorum. Ama nedense o bunda ısrar ediyor. Bu tavra ne yazık ki Türkiye’de birçok olumsuz çevrede de rastlıyoruz. Kendisi olmazsa da bu çevrelerin genellikle toplumsal mühendislik çevreleriyle bağlantılı olduğu bilinmektedir.

Sayın Dabakoğlu “Arapların tutumuyla ilgili bilimsel bir çalışma olmadığına göre bende  Sayın Binbay da vuku bulan günlük olaylara bakarak değerlendirme yapıyoruz. Varsa bir saha çalışması bana iletirse memnun olurum.” Diyor. Eğer Arabların dinamiklerinin çalışmasını yok sayıp, sadece sipariş tezler üzerine çalışma yapan çevreleri kast ediyorsa, onlar bizi bu halkın dinamikleri olarak yok sayıyor, bizde onları yok hükmünde sayıyoruz. Saha çalışmasından bu iki yapıdan hangisini kastediyor? Bu soru bana bazı belgeleri toplayıp yok eden çevrelerin belgeleriniz var mı diye sorusunu hatırlattı? Evet, yok ettiklerinden çok daha fazla belgemiz var. Bilim kurulumuz inceliyor ve düzenliyor. Ama şunu unutmayın ki en güçlü belgemiz varlığımızdır. Onu da hiç kimse yok edemedi, edemeyecek. Sayın Dabakoğlu sabırlı olun ve sitemizi takip edin yakında memnun olacağınızdan fazla veri sunacağız.

Sayın Dabakoğlu “Ayrıca Siirt Araplarının kendilerini net olarak hangi kimlik üzerinden tanımladıklarını biliyorsa açıklaması iyi olacaktır.”  Diye soruyor. Bu soruda acaba kendisi bir çelişki bulmuyor mu? Hem Siirtli Arablar diyor hem de net kimlik soruyor. Sevgili Turgay bu kadim halkın bir aktivisti olarak diyorum ki senin sorunda belirttiğin kimlik üzerinden kendimizi tanımlıyoruz.

Sayın Dabakoğlu “Siirtli aydın, entelektüellerin böyle düşünmemesi böyle bir algının olmadığı anlamına gelmez. Halkın ekseriyeti ne diyor, ona bakmak lazım.”  Diyor. Sevgili Turgay buna bilimsel dilde kuyrukçuluk deniyor. Bir halkın algısını oluşturan entelektüelleri ve toplumsal dinamikleridir. Bir halkın algısında bilimsel olarak alınan  baz bu değerlerdir. Senin bahsettiğin ise günlük politikalar için baz teşkil eder. Teşbihte hata olmaz bahsiyle bir örnek verecek olursam “bir devletin dış politikasını kahvedekiler değil, devlet mekanizmasındaki kurumlardan yansıyan görüşler doğrultusunda dışişleri bakanlığı belirler ve uygular”.

Dervişin fikri neyse zikri de o olur. Sayın Dabakoğlu benim ilkeli ittifakları “haddi” olmayan siyasi ittifaklarla sınırlayıp algılamış ve nedenini anlayamamış! Sayın Dabakoğlu ittifaklar denince sadece siyasi ittifaklarla sınırlandırmamak gerekir gerçi biz gençliğimizde hep böyle yaptık ama siz yapmayın. İttifakın birçok çeşidi var. Kültürel ittifak, ekonomik ittifak, sosyal ittifak mesela Avrupa birliği önce ekonomik ittifak olarak kurulmuş sonra kültürel daha sonra sosyal ve en son finansal ittifak gerçekleşti şimdi siyasal ittifak için çalışmalar yapılıyor. İstersen konuya birde bu perspektiften bak!

Sayın Dabakoğlu uzatılan el konusunu divana bağlamış. Bizde gençliğimizde, solcular sosyalizm gelecek, sağcılar şeriat gelecek tüm sorunlar bitecek diyorduk. Ama somut bir projemiz yoktu. Ve sorunlar ortada kaldı. Siz eğer Arab Ĥemmedo’nun Kürt Azad’a ellini uzatmaktan bahsediyorsanız aradaki toplum mühendisleri olmazsa o zaten her zaman var, olmalı ve olacak. Kimsenin onu popülistçe gündemleştirmesine gerek yok böylesi tutumlar ancak toplum mühendislerinin değirmenine su taşır. Arab Ĥemmedo’nun  Kürt Azad’la reel olarak bir sorunu olmamış olamazda ikisi de yaşam kavgasında ama her dönemde çıkar çevreleri kanlarını rahat emebilmek için suni sorunlar yaratmış ve pompalamıştır. Asıl sorunu halkın algısında değil burada aramak gerektiğine inanıyorum. Israrla belirttiğiniz algılar mazlum Arab halkının ve mazlum Kürt halkının algıları değil sizin algılarınızdır.

Her şeyden önce halka akıl vermekten hele hele suçlamaktan kaçınmak gerekir. Bizim doğrularımız herkesin doğrusu olmak zorunda değildir. Herkesi bizim doğrularımızı kabul etmeye zorlayamayız. Ancak görüşlerimizi paylaşabiliriz. Herkes paylaştığımız görüşlerimizi kendi algısına göre alma, katılıp katılmama özgürlüğüne sahiptir.

Yazının uzaması sebebiyle okuyucularımın affını dilerim. Bu coğrafyanın kadim ve mazlum halklarının Kader birliğiyle çocuklarımıza İnsana yakışan bir gelecek kurmak dileğiyle.

Mim Yavuz Binbay

http://www.diyarbakiryenigun.com/kimlik-varligin-semboludur.html

http://www.siirtnews.com/haber-4835-kimlik_varligin_semboludur.html

http://www.gelawej.eu/index.php?option=com_content&view=article&id=13735:kimlik-varln-sembolueduer-&catid=170:konuk-yazarlar&Itemid=250

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


8 + 2 =