Siirt Arabları – Ismet Inönü Raporu ve Türklük – Mim Yavuz Binbay

portreGeçen haftalarda tırnak içinde söylüyor ve alarak yazıyorum çok ama çok  « saygıdeğer-ciddi-sorumlu-bağımsız-parovakasyonlara bulaşmayan…. » Türkiye basınında bir haber okudum bu haberi birkaç gazete baş sayfasında vermişti. Ismet Inönü’nün Siirtli Arablarla ilgili o dönemin ( okuyucuyu o dönemin koşullarını düşünmeye davet ediyorum) tek mutlak önderin politikalarının uygulanması için oluşturulacak strateji için hazırlayıp sunduğu raporu konu alıyordu.

Kendilerini kaf dağında gören bu şahıslar efendilerinin ısmarladığı dezinformasyonu yaydıktan sonra halkın tepkisi zaten olmaz olanda kaale alınmaz eyyamcılığındadırlar.

Tabiki iman ve görev aşkıyla, yukardaki vasıflara sahip basınımızın bu konuyuda her zamanki anlayışla sunduğu haberlerde olduğu gibi konuyu derinlemesine irdelemiş sorup soruşturmuş, analiz etmiş, konuya konu olan muhattaplarla görüşmüş, görüş almış ve sonra Siirtli arablara tetikçiliğe varan karalamasını yaparak hedef tahtasına koymuş.

Bunları vasıflarıyla tanığımız için bizi üzmedi ama bazı dost bildğimiz kesimlerin bunu mağripte mal bulmuş gibi done olarak alıp işlemesi, Hacı Bektaşi Velinin dediği gibi «  dostun attığı gül misali yaralamıştır. » Siirtli arablar topluluk olarak tarihin hiçbir döneminde türklerle beraber yaşamamışlardır ama Kürt, Süryani, Ermenilerle ortak kültür yaratmaya kadar varan bir birliktenlik yaşanmışlardır. Siirtli arabın dost olarak bildiği gönlüne kazıdığı bunlardır. Bunlardan herhangi birinin bu anlayışla attığı gülde olsa gönüllerde onarılmaz yaralar açmaktadır. Çünkü yaşanmış ve zorunlu olarak yaşanacak bir tarih var. Unutmamak gerekir ki birlikte yaşamak zorunda olanlar tarihin belirli dönemlerinde tarihleriyle yüzleşmek zorundadırlar.

Benim amacım burda bir tarihi yüzleşmeye değinmek değil sadece birkaç hatırlatmada bulunarak dostların gülünden düşmanın art niyetli vasıflı tetikçilerin karalama ve hedef göstermeden sevgili dostlarımızın gülüne maruz kalmama çabasıdır.

Basında yer alan inönü raporuna göre Siirt « Türklüğe hevesli bir Arap şehri. Tüccar ve hükümete yakın, muti halkı var » diye değerlendirilmiş. Peki sormak lazım bu değerlendirmeyi yapan kim ve ne için yapıyor ? Hangi dönemde ve hangi koşullarda yapıyor ? En önemlisi kimlerle temas sonucu yapıyor ? Ve o dönemde Siirtli arablar dışında diğer etnik gruplar olarak bahsedeceğimiz kesimdemi daha fazla gönüllü asimilasyon olmuş yoksa Siirtli arablarda mı ? Tabi bu sorulara cevap verirken demografik yapıyı, oranı ve her grubun konjektürel yapılarıda insaf dahilinde objektif olarak ele alınmalıdır. Ayrıca her askeri dikta dönemlerinde paşalarla irtibatlı aşiret liderlerinin türk oğlu türk hatta oğuz boyundan oldukları raporlarını da hatırlamak gerekir. Ben kendi payıma kürt kardeşlerimle ilgili hazırlanıp yayınlanan bu paçavralara hiçbir zaman itibar etmedim !

Kısaca konjektürel yapıya değinmek gerekirse ; Siirt’in siirt olmadan (Se’erd- Esart – Sairt – Tiğragerd  – MOSERT – Si’ird – Siirt ) dönemine ailemin 12. yy da Kutubul Aktab Şeyh Hamza ûl Kêbirin Tillo’ya gelmesinden ve öncesinde başlayarak kısaca değinmek istiyorum.

Siirt’in en eski halkı olarak Hurriler bilinmektedir. İÖ 3 bin yılının sonlarında Dicle’nin doğusuyla Zagros Dağları arasındaki bölgede yaşayan Hurriler daha sonra batıya göç etmişlerdir. Subarilerin Hurrilerle aynı halk olduklarını veya Sami (Arap-Yahudi) halkı ile Asur (Süryani) halkının birleşmesinden Subarilerin oluştuğunu ve Hurrilerin böylece var olduklarını birçok kaynakça belirtmiştir.

Siirt sehir kültürü, tarih öncesinden Ras’ûl Hacar mağaralarında bulunanan neolitik kalıntılardan Tel Halef kültürüne, Hititlerden önce yaşanan El Ubeyd kültürüne dayanmaktadır.

Bu kültür, Hurriler ve Akad’lardan başlayıp, Babillilere, Mittanilere, Urartulara ve nihayet şehrin kurucusu olan Asurlulara Ulaşıyor.

Siirt adının Sami Dilinden geldiği öne sürülmektedir. Bazı kaynaklarda bu adın, Keldani Dilinden, kent anlamına gelen Keert (Kaa at) sözcüğünden kaynaklandığı yazılıdır. Siirt sözcüğü, isim kaynaklarında; Esart, Sairt, Siirt, Siird gibi çeşitli biçimlerde kullanılmıştır. Süryani ler kente Se erd (yöresel söyleniş biçimiyle Sert) demişlerdir. XIX. yy da Sert, Seerd, Sört, Sairt olarak kullanılmış, günümüzde de Siirt biçimiyle benimsenmiştir.

Bazı kaynaklarda “Keert” sözcüğünün Keldanilerde kent anlamına geldiği ve bunun da “Seert” le benzerliğine dikkate çekilirken, başka kaynaklar da Ermenice kent vurgusu yapan “gerd” ekinin de Siirt’le ilgisini ortaya koymaktadır. Arap kaynaklarında ise Siirt adı “İs’ird” ya da “Us’ird” olarak geçmekte, Süryanice metinlerde ise “Se’erd” biçiminde yer almaktadır. Önemli bir kaynak olan Leiden baskısı İslâm Ansiklopedisi’nde Siirt adı “Si’ird” olarak geçmektedir.

Bölgemizdeki şehirlerin kuruluşlarına ve günümüze (21.yy) yansımalarına bir göz attığımızda karşımıza net olarak üç temel kültürel yapı öne çıkmaktadır. Süryaniler, Ermeniler ve Araplar.

Diğer unsurlar Türkler, Kürtler, Türkmenler, Romalılar (Bitlis’i kurmuş olmalarına rağmen) , Partlar, … vd. Bölgede yönetici konumda olmalarına rağmen 20.yy son çeyreğine kadar şehir merkezlerinde demografik yansımaları ya hiç olmamıştır veya cok zayıf kalmıştır.

Cumhuriyet döneminden sonra, tüm « araştırmacılar » ağız birliği etmişçesine bölge kültürünün temel yapısını teşkil eden temel olguları ya görmezden gelmişler veya bilinçli olarak o olguları büyük bir gayretle yok etmeğe, sansürlemeye çalışmışlardır. Temel yok edildiğinde bina çöker işte günümüzde böyle bir çöküşün erozyonunu yaşıyoruz. Günümüzde bu temel anlayışın yansıması olarak bazı kesimler Mezobotamya kültürünün kurucu unsuru olan Süryani-Arami kültürünü ve islamın tasavvuf kolunu yok sayarak kendilerine mal etmeye çalışmaktadır. Bu yaklaşım güneş dil teorisyenlerinin bir dönem Sümerleri Türk saymalarına benzemektedir.

1914 de kadar net olarak Arab, Süryani, Ermeni, Kürt, Ibrani olarak yansıyan etnik ve Müslüman, Hiristiyan, Yezidi ve Yahudi olarak yansıyan dinsel zenginlik 1914 katliamından sonra üzeri örtülerek etnik ve dinsel farklılıklar yok sayılmış ve resmiyette, etnik olarak sadece Türk (son dönemlerde Türk ve Kürt) ve dinsel olarak Müslüman sünni diye adlandırılmıştır.

Medeniyetlerin gerek kendi çağlarındaki, gerek daha sonra var olan kültürlere yaptıkları etkileri iki kaynaktan izleyebiliyoruz:  Arkeolojik buluntular ve  Yazılı belgeler.

Bu etkiler; mimaride, sanatta, teknikte, sosyopolitik kurumlarda, bilimde, edebiyatta ve dinlerde görülmektedir.

Bu veriden yola çıkarak söyleyebilirizki, gerek Siirt ve gerekse bölgemizdeki diğer şehirlerin mimarilerinde 20.yy kadar yansıyan mimari stil Süryani, Ermeni ve Arab stilidir.

Kentin eski kesimlerinde bulunan, iki-üç katlı, yukarıya doğru daralan küçük pencereli ve düz damlı evler, “cas” adı verilen bir harcla sıvanmıştır… Cas evlerin kapı ve pencere cevrelerinde taş oymalar yer alır… Cas evleri, işciliğinin zor, maliyetinin yüksek ve dayanıklılığının daha az olması sebebiyle betona karşı direnememe ve kaybolmaya yüz tutmuştur.

Osmanlı yönetiminde, Siirt’in de içinde olduğu bölgede, 19.yy kadar kısmen özerk sayılabilecek, şehir merkezinde bulunmamalarına rağmen Kürt aşiretlerinin eğemenliğinde bir çeşit derebeylik diye nitelendirilen çeşitli yönetim biçimleri oluştu.

Tillo’da müslüman ve Arab kolonisinin kurucusu ecdadım Seyh Hamza ûl kêbir dönemine kısaca değinmek gerekirse ; şehirin nüfusu Süryani ve Ermeniler çoğunlukta olmak üzere Arablar ve birkaç Yahudi aileden oluşmaktaydı. Şehrin çevre köylerinde ise Ermeni ve Süryani dağlık bölgelerde (Pervari,Sirvan) ise Kürtler yoğunluktaydı. Ve tüm bu halklar birbirinden ayrılamayacak kadar içiçe geçmişlerdi. 12. yy dan (günümüze kadar) beri müslüman olan Kürtler ve Araplara Tillo ve Siirtteki medreselerde kürtçe ve Arapça eğitim verilirdi. Hiçbir dönemde (ne Artuklular ne Osmanlılar nede Türkiye cumhuriyeti döneminde) bu medreselerde türkçe ağırlıklı eğitim dili kullanılmamıştır. Medreselerin kurucuları ve yönetenleri hep arablar olmuştur ve kürt alimlerin büyük bir bölümü bu medreselerde yetişmiştir. Eğer iddia edildiği gibi öyle bir eğilim olmuş olsaydı en azında belirli dönemlerde kemalizmin etkin olduğu dönemlerde bu iddianın yansımaları olurdu.

Tarihe kara bir leke olarak geçen 1914-15 soykırımına kadarda Arablar diğer etnik gruplarla daima uyum içinde yaşamıştır. Bunun en güzel kanıtıda yazının sonunda değineceğim siirtlilik kültürel oluşumuna yansımıştır.

Tüm bu gerçeklere rağmen Arablar ve Aramiler 1923’lerden sonra yok sayılmaya çalışılmış ve red – inkar ve asimilasyon politikalarına maruz bırakılmıştır.

Şimdi el insaf diyerek başta sorduğum sorulara dönmek istiyorum. Hafızalarda yakın tarihten canlı bir örnek olduğu için hatırlatmak istiyorum çünkü biliyorumki ne yazıkki toplumsal hafızamız çok zayıf. 12 eylül paşalarının bir benzeri olan o dönemin paşası Ismet Inönünün konuşacağı ve tutacağı raporun 12 eylül paşalarının tutacağı rapordan ve bu raporu tutmak için baz alacağı görüşeceği kişiler farklı olurmu ? Böylesi bir anlayışla tutulacak bir raporun baz alınması ve bir halkı yok saymaya varacak, ırkçı bir mantıkla aşşağılayarak, töhmet altında bırakacak ve hedef gösterecek biçimde sunulması nasıl bir vicdani, nasıl bir demokratlığı, nasıl bir insan haklarına saygıyı yansıtmaktadır. Bunu okuyucuların insafına bırakıyorum.

Ben bu sehrin Arab kolonisini kuran bir aileden geliyorum ve yukarda yansıtmaya çalıştığım bir adap, edep ve anlayışla yatişmiş biriyim. Bu özellik benim yaşamıma yansımıştır. Bedelini çok ağır ödemelerine rağmen dedelerim sırasıyla Süryani ve Ermenilerin sonrada Kürtlerin en zor dönemlerinde yanlarında durmuş onlara destek olmuştur. Mücadele arkadaşlarım bilir, bu aile geleneğini bende aynı şekilde, hiçbir çıkar beklemeden, ağır bedeller ödeyerek ( defalarca suikastlara, defalarca ağır işkencelere maruz kalarak ödedim, yıllarca hapis yattım, sürgün yaşadım, mal varlığımı defalarca kaybetmeme rağmen ), Türk, Kürt, Süryani, Ermeni vd. Kardeşlerimin en zor dönemlerinde yanlarında yer almayı sürdürdüm. Ama ne ben nede ailemin bir ferdi, ne Türkleşmeyi kabul etti nede boyun eğdik.

12 eylül darbesine karşı Diyarbakir zindanlarında ki vahşeti kürt kardeşlerimle payıma düşeni paylaşırken arab arkadaşlarımla (Metin Danıs’la) devrimci marşları Siirt arabçasına çevirme çabasını onur saydım.

Ilkokul sıralarında tarih dersinde öğretmene arablara hakaret ediliyor gerekçesiyle dersi terkederek başkaldırdım. Eğer gene Siirtli arab bir ailenin mensubu olan okul müdürü saygıdeğer Rıfat Bedük olmazsaydı daha 9 yaşında jandarmaya teslim edilecektim. Bu raporu bahane ederek halkıma saldırama sırasına girmeyi marifet sayanlara sorarım, bu nasıl bir gönüllü türkleşmedir. O dönemlerde diğer etnik gruplar beyaz bir soykırım olan asimilasyona benim gibi küçük ve arada sıkışıp kalmış bir azınlığa sahip olarak benden daha fazlamı direndiler ?

Bence anlaşılmayan bir konuda, Türkiyenin birçok bölgesinde arablar yaşamasına ve birlikte yaşanacak olmasına rağmen ( yaklaşık 6 milyon) neden Siirtli arablara her fırsatta bu kadar acımasızca saldırılıyor aşşağılanmaya çalışılıyor ?  Oysa Siirtli arablar hiçbir ama hiçbir etnik gruba düşmanlık beslememiştir. En basiti gene yakın tarihten bir örnek ; Siirtli arablar ne korucu olmuştur nede göçler dolayısıyla göç eden kürt kardeşlerine kapılarını kapatmamış aksine şehirlerinin kapısını açmakla yetinmemiş gönüllerinin kapılarınıda açmişlardır. Bununlada yetinmemiş benim gibi birçok Siirtli arab mücadelelerine bilfiil destek vermiş hatta canını vermiştir. (ör. Cesim Elma vd.)

Siirtli arablar pasif, boyun eğen, direnmeyen, hak talep etmeyen korkak vb deyimlerle iyi niyetten uzak, derinliği ve bilimselliği olmayan belirlemlerle suçlamalar 1914-15 soykırımında elline kan bulaştirmayan Süryani ve Ermeni kardeşlerine imkanları ölçüsünde sahip çıkmaya çalışan, kültüründe yaşatan bir etnik gruba bu suçlamalar en hafif deyimle cahillik, ırkçılık ve insafsızlıktır. Ama belkide bu insanlık suçuna sadece tanıklık etmek zorunda bırakılan tanığa tehdit ve kin kusmadır ! Ailem her dönemde mezobotamyanın ev sahibi Süryani kadim kardeşlerimizi, kadim kardeşleri olarak kabul etmiş ve bunu bir gelenek haline gettirmiştir. Bugünde bu ailenin temsilcisi olarak bu geleneği sürdürdüğüme süryani ve Keldani kardeslerim tanıklık etmektedirler.

Şimdi bu insafsızca (ancak terbiyem bu kadarını müsaade ediyor) iddialarda bulunanlara soruyorum 1914-15 soykırımına tanıklık etmiş ve bunun failleri arasında nefes bile alamayacak bir biçimde sıkışıp kalmış sevgili halkıma jön Türkler ve devamı olan kemalistler, ya boyun eğersin ya da Seyfo ve Ermeni kardeslerimin katledildikleri Fermané Filla daki gibi gözümü kaparım sıra sana gelir diye demoklesin kılıcı gibi reel bir katliamın tehdidi altında sizler olsaydınız ne yapardınız ? Ki o zamanki nüfüsumuz sadece 4-5 bin kadardı ve dağlarda değil şehirdeydiler oysa Süryani kadim ve Ermeni kardeşlerimizin nüfüsu milyonları buluyordu ve belirli bir cografyaya hakimdiler.

El insaf işte bu koşullarda varlığını korumaya çabalayan bir etnik gruptan bahsediyoruz. Değil varlığıni ifşa etme şahadet getirmenin bile risk taşıdığı koşullarda varlığını devam ettirip bugüne taşımış bir halktan bahsederken insanları insafa, saygıya ve aklı selime davet ediyorum. Bu güne kadarki suskunluğumuz acizliğimizden değil, çaresizlik ve edebimizdedir.

Hali hazırda da halkımın değerli şahsiyetleriyle, T.C’nin 4 kurucu unsurundan (Türk, Kürt, Arab ve çerkez) biri olan, Türkiyede yaşayan 6 milyon arab’ın kültürel temsilinin yansıması olmasını hedeflediğimiz dernekleşmenin platform çalışmasını yürütmekteyim. Günümüzde Türkiye, bir değişim dönemine girmis bulunuyor. Bu dönemde 1923’lerde yapılan hataların ve yanlış politikaların farklı bir versiyonuna maruz kalmamak için bu gecikmiş kültürel örgütlenmeyi yapmak zorunluluğunu hisettik. Çünkü, son dönemlerde sanki Türkiyede bir tek kültürel ve etnik sorun varmış gibi bir algı oluşmaya başladı. Tabiki kürt kardeşlerimizin haklı taleplerini meşru görüyoruz ve destekliyoruz. Ama bu ortak paylastığımız cografyayı 1923’lerde Türk kardeşlerimizin yaptığı gibi tek başına sahiplenme ve diğerlerini görmezlikten gelerek red-inkar ve yok sayma politikasını hiçbir hal ve şartta haklı gösteremez ve kabul edilemez. Bir halkı yok saymak politikası haklı olarak varlığını kanıtlama mücadelesini meşrulaştırır. Bunu kürt kardeşlerimiz kendi tecrübeleriyle çok iyi biliyorlar. Bu sebeple meşru mücadelemizde tüm kardeşlerimizle Türk, Kürt, Arab, çerkez, Süryani, Ermeni vd. meşru mücadele zemininde birlikte mücadele etmeyi öneriyoruz.

Sevgili Fahri Aral’in dedigi gibi ;

Siirtlilik dediğimiz şey nedir, nereden geliyor, neye dayanıyor… Siirt kent kültürü tarihin mirası içinde şekillenen birçok kültürün kaynaşarak rafine olmus bir yansımasıdır.; bağların kuruluşu Asurlular dönemine uzanır “bineyteti” üzümünü; Yunanlılardan “çorbıt zahtar”; Ermenilerden “kıftel leben”i “Araplardan “rayoş meketip”i, Kürtlerden “perive”yi öğrendik. ” Sasanilerden “mèlédé”yi öğrenip, “ijgor”larda üzerinden atladık, “sûke”ler çevirdik.

Bende Fahri kardesimin dediklerine ek olarak, Tillo’da Kadim olarak adlandırılan Süryani kardeşlerimizden Beynel Alemini 12. yy başlarında Kutub ul aktab olarak adlandırılan Seyh Hamza ul kebirle emanet  aldık. Şeyh Fakirullah’ın. İ. Hakkı’nın Marifetnamesinde yansıdık. Siirtli olduk.

Edep Ya Hu, bu kelimenin manasını bilen saygıdeğer kardeşlerimle her platformda görüşlerimi paylaşmaya hazır olduğumu ifade etmek isterim.

Bilmiyenlerin söylediklerinin ise hiçbir kiymeti harbiyesi yok, çünkü tarihin çöplüğü bunlarla doludur. Gerçekler hiçbir zaman örtülmemiş yüzyıllar geçse bile Galille yargılanmasında olduğu gibi dünya dönmüs ve gerçekler gün gelmiş bir günes gibi insanları aydınlatmıştır.

 

Mim Yavuz Binbay

Basın linkleri ;

http://www.nasname.com/tr/11465.html

http://www.kurdistana-bakur.com/modules.php?name=News&file=article&sid=6607

http://www.kurdistan-aktuel.org/haberler/kuerdistan/11480-siirt-araplar-nuenue-raporu.html

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


+ 4 = 6