TARTIŞMADA ÇATISMA VE DİYALOG KÜLTÜRÜ – Mim Yavuz Binbay

İletişim toplumsal yaşamın düzenlenmesinin temel taşıdır. İletişimin en önemli unsuru, bir konu hakkında farklı perspektiflerden fikir paylaşımıdır. Fikir paylaşma eylemi ise tartışmayla mümkündür. Tartışma eyleminin iki temel yöntemi diyalog ve çatışmadır.

Diyalog Yunanca ’da iki ya da daha çok kişi arasında karşılıklı konuşma anlamına gelir. Kelimenin etimolojik kökeni Yunancadır. Türkçeye Fransızca “dialoque’’ kelimesinden geçmiştir. Sosyal Bilimlerde ve günlük konuşma dilinde, farklı görüş ve tutuma sahip iki kişi, grup veya ülke arasında karşılıklı görüşme, tartışma ve temas anlamında kullanılır. Bir diyalogdan söz edebilmek için asgari şu unsurların varlıkları gereklidir:

Bir alıcı ve vericinin varlığı
İletilmek istenen bir mesaj.

Diyalog, anlaşılacağı gibi iki kişinin bir konu hakkında karşılıklı konuşmasıdır. Bu anlamıyla diyalog, kişinin kendi kendine konuşması anlamındaki monoloğun zıddıdır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken şey, diyalog veya monoloğun iki veya tek kişinin alelade konuşması değildir. Diyalog, bir konu etrafında iki farklı görüşe sahip iki veya daha fazla kişinin konuşmasıdır. Dolayısıyla diyalog, konuşmada tarafların iki veya fazla kişi olmasından ziyade bir konu hakkında farklı perspektiflerden farklı iki görüşün tartışılmasını ifade eder. Buna karşılık monolog, konuşmada tek veya fazla kişinin olmasından ziyade benimsenen tek ve aynı bir görüş üzerinde konuşulmasıdır. Diyalog fikir ayrılığını, monolog fikir birliğini ifade eder. Diyalog fikir ayrılığı üzerinde konuşma olduğu için bir konuda ayrı iki fikri konuşan ister istemez en az iki kişi veya iki taraf olacaktır. Monolog aynı fikir üzerinde tartışma olduğundan, sayıca birden fazla kişi olsa da, tartışma yine de bir monologdur.

Felsefî bir kavram olarak diyalogun iki şeklî kullanımı vardır. Birincisi, Eflatun’un kullanımıdır ki o, diyalogu felsefî anlamda ilk kullanan filozof olarak kabul edilir. İkincisi Hegel ve Hegelcilerin kullanımıdır ki Hegel ile diyalog daha geniş kullanım alanıyla Diyalektik adını alır.

Eflâtun eserlerinde diyalogu doğrunun tespitini yapmada felsefî bir yöntem olarak kullanmıştır. Eflâtun ele aldığı bir mesele hakkındaki doğru görüşü bir kişinin ağzından ve yanlış görüşü başka bir kişinin ağzından söyletir ve bu iki kişiyi doğru görüşün doğruluğunun ortaya çıkmasına kadar uzun uzadıya tartıştırır. Sonunda doğru görüşü savunan, yanlış görüşü savunanı ikna eder. Böylece ele alınan mesele hakkındaki doğru görüş ki bu Eflâtun”un kendi görüşüdür, ortaya konur.

Hegel”de diyalog, bir yöntem değil bizzat doktrinin, yani bir konu hakkındaki öğreti veya nazariyenin kendisidir. Hegel’e göre başlangıçta hiçbir felsefî fikir tam doğru veya tam yanlış değildir; o halde bir konu hakkındaki tez ile o tezin karşıtı veya zıddı olan tez birleştirilmelidir. Bundan daha doğru olan sentez doğar. Bilindiği gibi Hegel bunu: Tez, Antitez ve Sentez şeklinde ifade eder.

Eflâtun da felsefî bir yöntem olarak iki görüşten birisinin doğrulanması, diğerinin yanlışlanmasıdır. Doktrin olarak Hegel ve sonrakilerde ise yanlışla doğrunun birbirine karıştırılarak harmanlanmasıdır.

Tartışmak nedir diye sorduğumuzda pek çok bilimsel ve yoruma dayalı paylaşım olacağı kesin. Ancak, önemli olan bunların içerisinde tartışma ile çatışma arasındaki farkı anlayabilmektir. Şu ya da bu sebepten, tartışma denince her nedense baskıcı bir şekilde bir tarafın fikirlerini karşı tarafa dayatması oluyor. Ya da tartışma denince sayfalar dolusu yazı yazmanın bilgili olduğunun bir göstergesi olduğu sanılıyor ve bunun onu haklı çıkardığı sanılıyor. Sonuçta ne olursa olursun tartışma, saygı temelinde olmalı ve karşı tarafı boğmamalı. Ancak körleşmiş zihinler ego denizinde yüzerken normal olanı yapabilmesi elbette kolay değil. Toplumumuzda en büyük eksikliklerden bir tanesinin tartışma kültürünün çatışma olarak algılanmasıdır.

İnsanlık tarihine kısa bir göz attığımızda her iki olgunun insanlık tarihi kadar eski olduğunu gözlemleriz. İnsanlık tarihinin başlangıcında Habil ve Kabil olayında sembolize edilmiş halde rastlarız. Habil diyalogu, Kabil ise çatışmanın sembolü olarak yansıtılmıştır.

Habil ve kabil ile başlayan Çatışmalara dönüşen tartışmalar ve diyaloglar çeşitli senaryo ve argümanlarla bugüne taşındı.

Sivilizasyonumuzun ilk toplu yaşama biçimi Klan topluluğudur. Klan örgütlenmesini oluşturmak için kuskusuz insanların birbirlerini tanımaları, ortak çıkarlarını belirlemeleri ve güvenmeleri gerekirdi. Bu olgular ancak diyalogla olabilirdi ve öyle oldu. Ama klandaki bazı kesimler kısa bir süre sonra egonun etkisiyle diyalogu tartışmaya ve akabinde çatışmaya dönüştürmesiyle klan savaşları başlamış oldu. Klanlar kendi içlerinde kurdukları diyalog sayesinde klan içi birliklerini güçlendirerek bazı ortak kurallar geliştirdiler. Bu kuralların büyük çoğunluğu klan içi birliği ve dayanışmayı güçlendirirken kendi klanı dışındaki diğer klanlara karşı ise düşmanlığı güçlendiriyordu. Klanı bir arada tutan en güçlü olgulardan biride Din olgusuydu.

Halk ruhsal şekillenmelerinin temeli olan tapınaklar etrafında birleşerek ibadet etmeyi önemsiyordu. İbadetler bir araya gelmiş topluluğun birbiriyle daha güçlü bir biçimde kaynaşmasında, daha kararlı bir topluluk haline gelmesinde büyük bir etkide bulunuyordu. Tapınakların aynı zamanda tarım takvimlerinin oluşturulmasında, sosyal yaşam kurallarının ve ticaretin kurallarının yapılandırılmasında aslında genelde tüm bilimsel çalışmaların geliştirilerek halka sunulmasında büyük bir rol oynuyordu. Bu durum sağlanan bereketin tapınakların sunduğu çalışmalar sayesinde olduğu etkisiyle tapınaklardaki ibadetler bereketin kutsanmasını da kapsıyordu.

İlk etapta fazla bir örgütlenmeye ihtiyaç duyulmamasına rağmen, zamanla Zigguratlarda kutlanılan bayramların ve ayinlerin düzenli yapılabilmesi için geniş bir örgütlenmeye ve daha geniş profesyonel kadrolar ihtiyacı zorunlu olarak kendini dayattı. Bu yapılanma için profesyonel olarak bu alanda çalışacak ve eğitilecek bir ruhban grubu yapılandırıldı. Bu grup Zamanla tapınak ve sakinlerinden oluşan ruhban şehir topluluğunun entelektüel merkezini yapılandırdı.

Gerek teknik ve bilgideki gelişmişlik düzeyi gerekse ruhsal şekillenmenin etkisiyle halkla uyum politikaları kısa sürede yerleşik halkla güçlü bir etkileşim sonucunda kaynaştılar. Bu kaynaşmanın sonucunda ortaya çıkan sentez-kültür kısa sürede egemen oldu.

Bu gelişmeler sonucunda geliştirilen teknikler toprağın verimliliğini arttırarak sosyal gelişimin önünü açmış ve refah düzeyini yükseltmiştir. Bu gelişmeler sonucunda köyler gelişerek şehirlere dönüşmüş ve günümüz şehirlerinin ilk örnekleri ortaya çıkmıştır. Bu gelişmelerin etkisiyle şehirleşen köy daha geniş alanları etkilemeye başlamıştır. Bir zigguratın etrafında genişleyen yerleşim biriminin tarlalarını sulamada önemli araç olan su kanalları ve su taşkınlarını önleyip kontrol altına alan setlerin yapımı, daha geniş iş kollarının ve grupların kolektif çalışmasını zorunlu kılıyordu. Bu zorunlu etken eski göçer konar veya köy komün kültüründen daha farklı ilk şehir kültürünün ortaya çıkmasının temellerini attı. Aynı şehirde yaşayan insanlarda ortak yaşamın etkileriyle ortak duygu ve değerler oluşmaya başladı. Böylece ortak duygu ve değerlere sahip ruhsal şekillenmelerin etkin olduğu topluluklar oluşmaya başladı.

Bu ruhsal şekillenmenin temelinde, şehrin ortak tapınağı olan zigguratların oluşturduğu dinsel şekillenmelerin oluşturduğu ruhani etki kadar tarım, hayvancılık ve deniz taşımacılığının dayattığı sosyo-ekonomik zorunluluklarında önemli bir etkisi vardı.

Diyalogların ışığında gelişen bu gelişmeler beraberinde çatışmanın argümanları Din Savaşları ve şehir savaşlarını da beraberinde getirdi.

Ulusal ve uluslararası ticaretin temelinde gene tarafların diyalogu yatıyorken aynı zamanda ticaret savaşları da yaşamımızın bir olgusu olmuştur.

Barışın temeli diyalog üzerinden gelişen ilişkiler üzerine kuruluyorken aynı zamanda barışı sağlamak için savaşmak gerek tezadını da ileri sürebilmektedir.

Kültürler arası diyalog ve kültür savaşları gibi kavramlar bu tezadın parçalarını oluşturur. Doğu ve batı kültürlerinde bu tezat farkını çok net gözlemleyebilmekteyiz. Batı kültürlerinde diyalogun doğu kültürlerinde ise çatışmaya varan tartışmaların ön plana çıktığını görürüz.

Tüm bu örneklerin ortak paydasında tartışmanın diyalog çerçevesinde kullanıldığında yapıcı ve kurucu özelliğinin çatışma çerçevesinde kullanıldığında yıkımın argümanı haline dönüşümünü gözlemleriz.

Tartışmanın diyalog veya çatışmaya dönüşümünü ise kişisel ve toplumsal reflekslerimizin binlerce yılda oluşturduğu zihniyetimiz (mantalitemiz) belirler.

Din, kültür, ekonomi, etnik, politik… Vb. Sorunların çözümünde savaş kavramını kullanan bir mantaliteye sahipsek diyalogdan bahsedebilmemiz mümkün görülemez. Savaşın karakterinde kutuplaşma ve çatışma vardır. Diyalogda ise farklı perspektiflerin sorunları analizi ve düşünce paylaşımı esastır. Savaşın yıkımları sonrası diyalogdan bahsetmek mümkün değildir, olsa olsa ancak savaşın yıkımlarının yeniden inşası olabilir o da bir sonraki yıkama kadar sürecek bir diyalog olur.

Edindiğimiz toplumsal mantaliteyle günlük yaşamımızda en küçük sorunumuza şiddete dayalı çözüm yolları arıyoruz. Boşanma sorunlarımızı ve zihniyetimize uymayan davranışları kadın cinayetleriyle, ayrılmak isteyen veya bize ilgisini yitiren eşimizi, sevgilimizi hatta yıllar önce ayrıldığımız eşimizi bile ya benimsin ya kara toprağın mantığıyla şiddet listemize alabiliyoruz. Farklı ideolojilere sahip grupları egosunun etkisindeki Klanlar gibi çatışacak düşman ilan ediyor ve yapabildiğimiz her zarar verici saldırıyı kahramanlık olarak adlandırabiliyoruz. Farklı dinlere mensup toplulukları katilleri vacip kâfir ilan ediyoruz. Farklı etnik ve kültürel yapıları yok edilecek rakipler olarak algılayarak tartışmadaki çatışma reflekslerimizi besliyoruz. Oysa diyalog bu reflekslerin tam karşıtı bir reflekse sahip olmayı gerektiriyor.

Tarihe baktığımızda savaş ve çatışmaların köklü olarak çözdüğü bir sorun var mı?

On bin yıllık tarihimizde ellimizde kalan sadece diyaloglarla kurabildiğimiz kırıntılar üzerine kurulu bir medeniyete sahibiz.

Tüm bunların ışığında, diyaloga pencere açan bir toplumsal refleks geliştirmek dileğiyle. Bunu yapabilmemiz için de önce bin yıllar boyunca zihnimize karşıtlık mantığıyla yerleştirdiğimiz mayınlardan arınmamız gerekir.

Mim Yavuz Binbay
Haberin linkleri;

http://www.siirtnews.com/yazar-224-tartismada_catisma_ve_diyalog_kulturu.html

http://www.siirtnews.com/haber-6063-tartismada_catisma_ve_diyalog_kulturu.html

http://www.mardiniletisimgazetesi.com.tr/yazi/92/tartismada-catisma-ve-diyalog-kulturu

http://www.diyarbakiryenigun.com/2014/11/13/tartismada-catisma-ve-diyalog-kulturu/

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


45 − 38 =