BEYT-NAHREYN ARAP TARİHİ III. Bölüm İSLAM ÖNCESİ ARAP TANRILARI– Derleyen : Mim Yavuz Binbay

Araplar Semitik olarak adlandırılmış ve anılmıştır, soyları Nuh peygamberin büyük oğlu Sam peygamber geldiği kabul edilir.

Tapındıkları Tanrılarının sayılarının yüzünlerce olduğu tarihçiler ve din bilimcilerince belirtilmekteyse de bu tanrıların Hıristiyanlık ve İslamiyet dönemlerinde birçoğunun unutulmak suretiyle kaybolduğu sanılmaktadır. Bunlardan “46” tanrı hakkında günümüze kadar yansıyan belge ve kalıtlar mevcuttur.

Bu tanrılara tapınan toplulukların geçmişteki inanışları günümüzün büyük dinlerinin de temelini oluşturmaktadır. Yahudiliğin 3000, Hıristiyanlığın 2000, İslamiyet’in de 1400 yıllık olduğunu göz önüne aldığımızda bu dinlerin evveli olan geçmişte insanların tanrılarının ve onlara atfettikleri değerler, kutsallıkları öğrendiğimizde günümüz inançlarını kavramak daha da kolaylaşacaktır.

Arapların dinleri hakkındaki bilgiler, esas itibariyle Kuzey ve Güney Arabistan kitabeleri ile arkeolojik verilere dayanmaktadır. Ancak bu belgelerde yer alan malzemeler; inanç esasları, ibadet ve dua gibi temel dinî konularda izahlar getirmekten ziyade, Tanrı ve put adları konusunda bilgi vermektedirler. Arapların dinleri hakkında, kitabeler ve arkeolojik eserlerin yanı sıra Asur, İbrani, Yunan ve Latin kaynakları ile İslam öncesi Arap toplumu hakkında doğrudan bilgi sunan Cahiliye şiiri ve atasözlerinden de istifade etmek mümkündür.

Arap mitolojisinde bugüne kadar ulaşmış bazı tanrı ve tanrıça isimleri vardır. Bunların en tanınan ve Kur’an‘da da ismi geçen üç tanesi, zaman zaman Tanrı’nın kızları olarak da anılmış olan el-Lât, el-Uzzâ ve el-Menât‘dır.  Sırasıyla  Güneş, Venüs ve Ay tanrıçaları olduğunu söylemektedir.

Arap mitolojisinde büyük bir çeşitlilik mevcuttu ve çoğu tanrının hangi nesne, kavram veya iş ile bağdaştırıldığı bugün bilinmemektedir. Arapların yüzlerce putları olduğugöz önüne alınırsa, büyük ihtimalle bu putların simgelediği büyük sayıda tanrılar mevcuttu. Fakat o dönemdeki Arapların ve Arap mitolojisi bağlılarının dini yaşamları hakkında fazla bilgi olmayışı, tanrılara tam olarak ne tür görev veya tanımlar atfettiklerini bilmemizi zorlaştırır. Ayrıca, var olan çeşitlilik nedeniyle birçok farklı kabile daha farklı mitolojik gruplar ve tapınımlar oluşturmuştur. Örneğin, Kinâne kabilesinin Ay, Teym kabilesinin ed-deberân ve Kelb kabilesinin Şi’ra yıldızı gibi gök cisimlerine taptığı bildirilmektedir.

Bölgedeki dinlerin tanımını İslam din adamları ikiye ayırarak (Kureyş kabilesi bakış açısı ile) adlandırmaktadır. a- ‘’Hums’’ dini denilen ve mevcut dinsel ritüellerin ve inançların ticaretle bütünleştirilmesi amacıyla MS. 4.YY’dan itibaren Kureyş’lilerce şekillendirilen ve Fil vakasından sonra esas yapısına kavuşturulan politeist inanç sistemidir. Diğeri ise b- ‘’Hill’’ dini denilen ve kabilelere göre tarihsel gelişimi içerisinde var olan politeist dinsel inançları tarif etmektedir. Bölgenin bütün pagan/putperest/animist vb. inançları bu çatı altında adlandırılır.

Arap mitolojisinin bir de özelliği de Mezopotamya mitolojisiyle devamlılık konumunda olmasıdır. Zaten coğrafi ve tarihi konumları gereği tersi düşünülemez. Sadece Mezopotamya mitolojisi değil, o dönemde çevre bölgelerde yaşayan toplulukların mitolojileri ve inançları da Arap mitolojisiyle büyük oranda etkileşim gösterir.

Hicaz bölgesi/Mekke merkezli Arap tanrıları :

Arap tarihçileri söz konusu tanrıları, İslam öncesi dönemdeki tanımlamaları ile bizlere aktarmaktadır. Bu tanrılar kişisel tanrılar, kabile tanrıları ve kitlesel tanrılar olarak sınıflandırılmışlar fakat bu sınıflandırmayı yapanlar günümüz toplum biliminden farklı şekilde ele almışlardır. Sonrasındaki İslam tarihçileri ise konuya kendi özellerinden bakıp bu tanrı figürlerini yerli ve yabancı olarak ele alıp yerlileri basit putlar, yabancıları ise daha gelişmiş putlar olarak değerlendirmişlerdir. Klasik İslam tarih söyleminin aksine politeist inancın varlığının, MS. 2.YY’da yaşamış olduğu düşünülen Amr b.Luhay’dan çok öncesine dayandığı günümüzde bilinmektedir. Mekke’ye politeist inancın Amr b.Luhay tarafından getirildiği söylencesinin kökeninde, bölge İnsanının o döneme kadar kişisel tanrılara ve ilkel kabile animizmine inanıyor olması nedeniyle, değişimin başladığı döneme binaen tarihlendirmesi kuvvetle muhtemeldir.

Bölgedeki politeist din inancının Arap ve İslam mitolojisine göre tarihlendirilmesi ise:

a) El-Nasb (Çoğulu el-Ensab); Daha çok kişisel tanrı inancı ile birlikte animist, atalar kültü vb. ilkel inanç seviyesindeki dönemi ve o tanrıları adlandırmaktadır.

b) El Vesen (Çoğulu el-Evsan); bölgedeki değişik alan ve objelerin aşiret/kabile dinsel inancı çerçevesinde tapınılmaya başlanmasını ve bu kutsal alan ile tanrıları tanımlamaktadır. Kabe kutsal alan kültününde bu dönemde çıkmış olması kuvvetle muhtemeldir.

c) Es-Sanem (Çoğulu el-Esnam); Amr b.Luhay bu dönemde iktidara gelerek MS: 2.YY’da ilk defa Mekke çevresinde bir ticari merkez kurmuştur ve daha gelişmiş bölgeler olan Yemen ve Suriye’den gene daha gelişmiş din ve tanrılar getirmiştir. klasik İslam tarihine göre, burada söz konusu olanın aslında bölgeyi ele geçiren daha gelişmiş kültürel düzeye sahip kabilenin kendi dinsel inancını da beraberinde getirmesi neticesinde diğer ilkel tanrıların ikinci planda kalması, yani bölgesel ilkel kabilelerin kültürel/dinsel asimilasyona uğraması durumudur aslında. İslam öncesi son dönem politeist din inancını da tanımlar.

İslam’dan önceki Araplar arasında her ne kadar Yahudilik, Hıristiyanlık, Mecusilik, Sabiîlik ve Haniflik gibi farklı dinî inanışlara rastlansa da, en yaygın dinî inanç hiç şüphe yok ki, putperestliktir. Özellikle bedevi dinlerinin esasını oluşturan bu inanç, Samilere has inanışın en eski ve iptidai şeklini temsil eder. Esasında putperestliğin Araplara girişinin sonradan gerçekleştiği, Arapların başlangıçta tek yaratıcının varlığını inkar etmedikleri, ancak zaman içinde heybetinden ürktükleri tek Tanrı’ya yalnızca aracılarla ulaşabileceklerini düşünerek putlar edindikleri, dolayısıyla putperestliğin Araplara girişinin yabancı kaynaklı olduğu yönünde görüşler ileri sürülmüştür. Bu iddia, Mekke halkının esasında Hz. İbrahim’in Kâbe’yi inşa etmesiyle tevhid inancı ile tanıştığı. Ancak İbrahim ve oğlu İsmail neslinin, zaman içinde ihtiyaçlarına cevap veremeyen Mekke şehrinden ayrılırken yanlarında Kâbe’den kopardıkları küçük taş parçalarını da götürdükleri ve gittikleri yerlerde kutsal kabul ettikleri bu taşlara tazim göstererek bu inançtan bir uzaklaşma yaşadıkları tezi üzerine dayandırılmıştır.

Putperestliğin tabii sonucu olarak Arabistan’da bir put veya tapınak edinmek oldukça önemliydi. Hemen her evde tapınılacak bir putun yer aldığı dönemde ayrıca Kâbe veya tapınak önlerine de taş dikilirdi. İbadetlerin toplu olarak yapıldığı yerler, çok sayıda putun yer aldığı tapınaklar olup, ibadetler tavaf eder gibi taşın çevresini dolaşmak suretiyle gerçekleştirilirdi. Göçebelerin tapınak ihtiyacını karşılamak için de konaklanılan yerlerde kurulan çadırlardan biri tahsis edilirdi. Araplar nezdinde büyük saygınlığı olan bu tapınaklar çoğunlukla “beyt” adıyla anılsa da, küp şeklinde olanlarına “kâbe” denmekteydi. Yemen’in San’a bölgesindeki Riyam tapınağı en tanınmış tapınaklar arasında yer almaktaydı.

Arap inanışında ibadetlerin başlıca gayesi, dünyevi bir takım hedeflere ulaşmak olup, ibadet biçimi put evlerinde yapılan dua, secde ve tavafın yanı sıra kurban kesmek ve sadaka vermek şeklinde gerçekleştirilirdi. Genellikle sağlık, zenginlik, zafer ve evlat sahibi olma gibi isteklerin dile getirildiği duaların kabulü için, putlardan yardım ve şefaat talep edilirdi.

Arap dini inanışının ana mahalli, hiç şüphe yok ki Kâbe ve çevresidir. Nitekim hac ibadetinin, en yaygın ve düzenli ibadet şekli olduğu bilinmektedir. Savaşın yasak olduğu ve kabileler arası çatışmanın sona erdirildiği hac mevsiminde, her kabile Kâbe’yi tavaf eder; tavaf sırasında kendi putları önüne geldiklerinde de saygıyla eğilip dua eder ve telbiye getirirlerdi. Günahlardan arınmayı sembolize etmek üzere tavaf, umumiyetle çıplak olarak gerçekleştirilirdi. Bir bayram coşkusu içinde algılanan haccın esasını tavaf teşkil etse de, hac ibadeti, Kâbe dışındaki putların yer aldığı bölgedeki diğer tapınakların da ziyaretini kapsardı. Tanrının varlığının izini taşıdığına inanılan ve bu nedenle kutsal sayılan tapınaklar dahilinde hiçbir canlı varlık yok edilemezdi. Bu bakımdan bu gibi mekanlar, kabile taassubunun hışmına uğramış ve can güvenliğinden endişe edenler için ideal bir sığınaktı. Söz konusu tapınaklardaki Tanrılara muhtelif armağanlar ve güzel kokular sunan, adaklar adayıp hayvanlar kurban eden Arapların, Yahudi ve Hıristiyanlar gibi oruç tuttukları, keza çocuklarını sünnet ettirdikleri bilinmektedir. Gusül ve ölülerin yıkanıp kefenlenmesi gibi uygulamaların da var olduğu bilinse de, yaygınlık dereceleri hakkında net bir kanaat yoktur.

Önemli işlerinin halli konusunda putlardan yardım dileyen, onlar önünde çektikleri fal okları ile problemlerine çözüm arayan ve bütün bunları dinî bir vecibe haline getiren Araplar, kuşların uçuşuna, ya da hayvanların yönüne bakarak kehanette bulunurlar; nazardan korunmak için de muska ve tılsımlara başvururlardı. Eşyalarının yanı sıra çanak çömlekle gömülen ölüleri için de adakta bulunurlar; mezarlarına da heykel veya taşlar dikerlerdi.

Taşlara gösterilen bu tazimin tapınma şeklini alışı, Mekke ve Kâbe’nin Huzaa kabilesinin hakimiyeti altına girdiği miladi üçüncü asra tekabül etmektedir. Rivayete göre, bu kabilenin liderlerinden Amr b. Luhay, ticaret amacıyla gittiği Şam’dan aldığı Hübel adlı putu Mekke’ye getirerek Kâbe’nin avlusuna dikmiş ve halkı buna tapınmaya davet etmiştir. Yarımadaya bu şekilde giren puta tapıcılık, zaman içinde yaygınlaşmış ve çok geçmeden de yarımada halkının hakim inancı haline gelmiştir. Kâbe’ye getirilen put sayısı zamanla büyük artış göstermiş; öyle ki her kabilenin, hatta her ailenin kendisine ait bir putu olmuştur. İslam’ın bölgede ortaya çıktığı dönemde Kâbe’deki put sayısının 360’a ulaştığı bilinmektedir. Bunlar içinde en meşhurları Hübel, İsaf ve Naile, Ved ve Hicaz’da “Allah’ın kızları” sayılan üç ilahe Lat, Menat ve Uzza’dır.

Lât, Uzza ve Menat onların taptıkları putlardandı. Onun için bu putlarla, Abdullât, Abdul Uzza ve Abdul’l Menat diye isimler vermişlerdi. Hatta “Bismillâti ve’l- Uzza” sözünü yemin ifadesi olarak kullanırlardı. Ebu Ubeyde gibi bazı âlimler, bunların taştan putlar olup, Ka’be’nin içinde bulunduklarını söylemişlerse de, başka mekânlarda kurulan hususî put hanelerde de putların bulunduklarını gösteren nakillere rastlanmaktadır. Ka’be içinde Hübel gibi diğer putların bulunması sebebiyle, yukarıda isimleri sayılan putların hususi hanelerde bulunan putlar olması gerekir. Lât için Tâif’te, Uzza için Nahle’de, Menat için Kudeyd’de birer mekânın olduğu bilinmektedir.

İbrahim öncesi ve döneminden bu yana Irak, Suriye Ebla, Palmira, Yemen’de Ma’rib, Sümer’den Arabistan yarımadasına, Umman’a kadar birçok yerde yapılan arkeolojik kazılar ve mağaralarda bulunan tablet ve papirüs belgelerin günümüz dillerine çevrilmesiyle elde edilen ve 6000 yıla kadar geriye giden bilgilere göre tespit edilen Arap tanrılarının sayısı oldukça fazladır. ;

İslam Öncesi Güney Arabistan (Yemen) Tanrıları;

  1. Aştar, istar, istarté, inanna
  2. Şems, Samas
  3. Rub, Hubb
  4. El Mukah (llmukah),
  5. Wadd
  6. Amm,
  7. Anbay (Sözcü)
  8. Havkem,
  9. Ta’lib,
  10. Sum’ay,
  11. Dü Semavi (Cennetin Bir’i, Göksel Bir, İlahi Bir), Vahid, Vuhud

Yemen, Hicaz  ve Kuzey Arapları;

  1. Abgal
  2. Adat, Addat
  3. Aglibol, Elyibol
  4. Ashtarthé
  5. Assaf ve Naile
  6. Athargatis
  7. Atharsemain
  8. Auf
  9. Av’al
  10. Beelşamen
  11. Bel, Ba’al, Bel- Şamin
  12. Bes,
  13. Cedd
  14. Dul Halasa
  15. Düşara- Düşares
  16. Dü Semavi, Vahid
  17. El İlah, El iluh, El Aloha,
  18. Hevl
  19. İştar-Athar
  20. El Kays
  21. (Şay) El Kaum
  22. Kuzah
  23. Melekbel
  24. Menat
  25. Menaf
  26. El Malik
  27. Mot
  28. Nabu,Nebo, Nebi
  29. Nasr
  30. Nergal,
  31. Nuha,
  32. Orotalt
  33. Rub
  34. Ruda
  35. Şems- Samaş
  36. Sin-Nanna-Suen
  37. Süva
  38. At Süreyya (Ülker burcu-Pleiades-Sirius)
  39. Uzza
  40. El Ukaysir
  41. Wadd
  42. Yam
  43. Ye’ük
  44. Yegüs
  45. Yaribol-Melekbel
  46. Zilhicce Halasa

Abgal- Sümer tanrısı Aab.gal ve Akad tanrısı Apkalu ile ilişkilendirilmiş İslam öncesi Palmira’da yaşayan Bedevilerin kuzey Arabistan tanrısıdır. Deve sürücüsüdür.

ADAT=(Adat-Tanrı, dişi karşıtı adattu-adantu).Ugarit metinlerinde sadece tanrının eşini değil ana kraliçe tanrıça  ve hatta ana tanrıça olduğunu “bn adty=dumu a-da-ta-ya”  adlarıyla belirtilmektedir.

Adın yazılışındaki “dt” Fenike’nin sahil şehri olan Biblos’un tanrısı Ba’alat’a  ve Ashtarte’ye karşıt olup “hanımefendi” anlamındadır. İlk inisiyatik metinlerden Serabit El Kadim’de Baalat Mısır’ın Hathor’una denk gelir. Palmira ve Mısır Brooklyn papirüslerinde de bu adın asya kökenli dişil bir ad (dwdw) olduğu belirtilir.

Ba’al Berith”Berits okunur”- (Antlaşmanın Ba’al’i) veya El Berith (Antlaşmanın El’i)Eski İsrail’de Şekem’de tapınılan iki veya tek tanrıdır. Ugarit metinlerinde “brt”harfleri ile geçer ve Ba’al ile ilişkilendirilmektedir. Tevrat (8:33” ayetinde Ba’al Berith olarak geçer. Ba’al ile El’in aynı tanrı olup olmadığı kesin bilinmemektedir.

Rabbi geleneğinde Ba’al Berith Filistin tanrısı Ekron ya da Beelzebub’a karşılık gelmektedir. Günümüz Lübnan sahilinde bulunan eski Fenike’lilerin şehri olan Biblos’taki Fenike tanrılarından Eloun (Elyu(o)n=En Ulu, En Alî-dişil hali “Beyrut’ta oturan”) ile aynı olduğuna inanılmaktadır.

Bunların iki çocuğu olur, erkeği Epigeius/Autochthon/Gök ve kızı da Yer olarak adlandırılır. Adlarının verilmesi bu çiftin güzelliklerinin görülmesinden sonra gerçekleşir. Eski metinlerde değişik tanrıların  doğumlarında hatta yeryüzü ve cennetin yaratıcısı tanrı El’in de Yer ve Gök gibi adlarına atıf yapılır.

Hitit tanrılar silsilesinde yer ve gök tanrılarına babalık eden baş tanrı Alalu, oğlu gök tanrısı Kumarbi tarafından devrilir. Bu efsanede de bu benzerlik kendisini göstermektedir.

Asaf ve Naile;  Bunlar Cürhümi kabilesinden Asaf bin Baği adlı erkek ile Naile adlı bir kadındı. Arap mitolojisinde lokal tanrılar olması muhtemeldir. İslam öncesi Arap mitolojisinde Mekke kutsal alanında cinsel ilişkiye girdikleri için tanrılar tarafından yada bizzat kutsal alan (Harem) tarafından taşlaştırıldığına inanılan iki kişiyi temsil ettiği düşünülen totemlere istinaden tapınılan tanrı kültü.

Bir diğer mitolojik hikayeye göre ise, deniz kenarında (muhtemelen Kızıl deniz) bulunuyorlardı ve onlara orada tapınılıyordu. (kendi Kabe’lerine sahip olmaları muhtemeldir). Yani tapınakları başlangıçta Kızıl deniz sahilinde bir yerdeydi ve diğer tanrı totemleri gibi Mekke kutsal alanına dahil edilip mevcut politeist din içerisinde tapınılmaya başlandı. Bu ikiz tanrılar için bir başka mitolojik hikayede ise gene Mekke kutsal alanında sevişirken yakalandıkları için öldürüldükleri ve sonradan öldürülmelerine üzülen kabile mensuplarınca atalar kültü içerisinde totemlerinin yapılıp tapınıldığına dair rivayetler vardır. Bir başka mitolojik hikayede bahsi geçen ve Amr b.Luhay’ın Cidde sahilinde bulup Mekke’ye getirdiği söylenen daha eski tanrı kültlerinden birisi olup yerel eski tanrılarla bütünleşerek günümüzdeki halini almış olması da muhtemeldir.

Bütün bu değişik anlatımlı hikayelerin sonucunda söz konusu tanrıları temsil eden totemler, günümüzde de İslam tarafından kutsal kabul edilip hac dinsel ritüeli içerisine dahil edilen, o dönemde de kutsal olan Safa ve Merve tepelerine dikilmiş ve adlarına tepede tapınak yapılmıştır, söz konusu eylem büyük ihtimal erken dönemde olmuştur. Kureyş’in ve günümüz Mekke’sinin kurucusu Kusay’ın bölgeyi ele geçirmesi ile anlatımlara göre zamanla gözden düşmüş olması muhtemel bu ilgili totemler söz konusu tepelerden alınıp Kabe’nin önüne, zemzem kuyusunun yanına yerleştirilmişler ve eski saygınlıklarına kavuşmuşlardır. Bu iki taş bu gün Müslüman hacıların hac ibadeti sırasında yedi kez koşarak gidip geldikleri Kâbe yakınında bulunan Safa ve Merve tepelerinin yanında durmaktadırlar. Bu iki tepenin adlarını bu taşlardan aldıkları sanılsa da bu güne kadar bir açıklama yapılmamıştır.

Kutsal sayılan tepelerden dolayımı bir tanrı kültü yaratıldığı yada tanrıların uzun dönemdir kutsal kabul edilen tepelere mi ait olarak düşünüldüğü belirsizdir. Eski mitolojik inançların yeni inançlar içerisinde devam etmesi yeni bir şey değildir, özellikle Anadolu’da benzer bir çok örnek vardır. Amr b.Luhay’ın Safa tepesine Nuheyku Mucaridurrih adlı bir tanrıya ait totemi, Merve tepesine ise Mu’timu’t-Tayr adlı tanrıya ait totemi yerleştirdiği İslam mitolojisinde yazmaktadır, bu tanrılar hakkında isimleri dışında bir bilgi yoktur. İslam öncesi efsanelerden etkilenerek aktarılan bu mitolojik hikayede Amr b.Luhay’ın söz konusu tepelere birden fazla tanrı totemi dikmiş olması muhtemel olduğu gibi, sonradan bir çok lokal efsanede görüldüğü gibi bir çok şey ona isnad edilmişte olabilir. İsaf ve Naile adlı tanrılar ismen İslam içerisinde yaşamazken, aksine Safa ve Merve tepeleri arasında erken dönemden itibaren bu tanrılara yapılan uygulama İslam içerisinde devam etmektedir.

Suriye çöllerinde yaşayan Kelb kabilesince yanlış anlama sonucu olsa gerek Hubel putu ile birlikte tapınılırlardı. Yani birer tanrı ve tanrıça olmuşlardı.(İbn Ishak, op. cit., p. 37.)

Amm (Arapça Amca demektir); Eski Kataban’da (Yemen) tapınılan ay tanrısıydı. Hava, iklim tanrısı olarak saygı gösterilir, yıldırımların tanrısı olduğuna hükmedilirdi. Eşi tanrıça Aşeraydı.

Kays, Tay ve müttefik kabilelerin tanrısıydı. Mekke bölge halkının da taptığı bir tanrıdır, muhtemelen Mekke kutsal alanında bir totemi vardı.

Nabû-(İbr. Nebo,Arp-Nebi-Öğretmen- Rab); Anbay, Hol (Sözcü) THOTH (Kâtip tanrı);Buyruk veren ve karar veren” tanrılar olarak yalvarıldılar.Yemen’in Adalet Tanrısı. Diğer adalet tanrısı Havkem-Hakim ile birlikte adaleti sağlarlar ve Kataban’da ikisi birlikte anılırlardı. Tanrıların habercisi (Vahiy getiren) anlamında, Babil’in yazı ve kâtip tanrısı, adil yargıcı, tanrıların habercisi, kader tabletlerinin sahibi, kıyamet gününün adil yargıcı Nabu’dan türetilme adıyla tapınılan Nebo  ile eşleştirilmiştir. Kataban’da  Ashtar, Amm, Şems ile birlikte tapınılmıştır.

Aynı dönemlerde kültürlerini geliştiren Akad, Babil ve Mısır dinleri arasında bir eşitlik ve benzerlik vardır. Nabu da bu eşitliklerden birisidir.

Adı “nb” harfleriyle yazıldığından “çağrılan kişi” (Mesih, peygamber) anlamına geliyordu. Bazı kaynaklarda adı,“ne-abu” şeklinde yazıldığından adının “parlayan, parlak “ anlamında Suriye efsanelerinden farklı anlam kazandığı da görülmektedir. Babil’in ve Asur’un yazı ve akıl tanrısı olarak kısa bir dönem tapınıldı (İ.Ö.2000). Marduk baş tanrı olunca Borsippa’daki kendi tapınağı “E-zida” da ikamet etti.

Soyağacı; Büyük dedesi baş tanrı An, onun oğlu Ea/Enki dedesi, babası Marduk, anası Serpantium, eşi Taşmetum (Tashmetum), tapınağı E-zida (Büyük İkamet- Ruhül Kudüs), gücü “bilgi”, remzi tablet ve kalem işini gören bir kama/ takoz, kil ve taş tablet, hediyeleri, bilmek ve bilgi, büyü, görünmezlik ve açıklıktır.

Tanrıların kâtibi, yazının ve aklın koruyucusu, başlangıç ’ta Marduk’un olduğu gibi Sirrul/ Mushhushshu’ya (Muşhuşşu-kanatlı yılan ejderha-İştar kapısında resmedilen.) binendi, sol elinde kil tabletlere çivi yazısı yazmaya yarayan bir tür kama/takoz tutan (Stylus) Asur ve İkinci Babil dönemlerinde tarım ve sulama ile de ilişkilendirilen tanrıdır. Bazen su tanrısı ve bereket tanrısı olarak da tapınıldı. En büyük tapınağı Borsippa’daki E-zida’dır. (Babil).

Su, yer, akıl ve döllerin tanrısı Ea/ Enki’nin oğlu Marduk’un baş tanrı oluncaya kadar geçen dönemde Borsippa yakınlarında dedesi Ea’nın “E-ZİDA” adlı evinde oturan olarak bilinirdi. Marduk’un baş tanrı olmasıyla babasının baş veziri ve tanrılar meclisininde kâtibi/ yazıcısı oldu. İnsanların ve tanrıların kaderlerini tanrının isteği üzerine kutsal kil tabletler üzerine kazıyarak (hakkederek) yazabildiğinden etkisi sınırsızdı. Ayrıca insan ömrünü uzatmaya veya kısaltmaya da yetkisi vardı.

Dedesi Ea’nın görevi olan baş tanrı ve tanrılar meclisinin emirlerini insanlara tebliğ görevini devrettiği Sümer tanrıçası Nisaba’dan (peygamberlik) devralarak yazının simgesi oldu.

İlk önce Marduk’un kâtibi ve veziri olarak sonraları Marduk’un Serpantium’dan olan sevgili oğlu olarak asimile oldu. Babil’in yeni yıl kutlamalarında heykeli Borsippa’dan Babil’e babası Marduk ile birleştirmek için taşınıldı. Nabu, bundan sonra rahiplerin metinlerinde Asur ve Babil tanrılarının başlıcalarından birisi oldu, adı çocuklara konuldu.

Rahipliğin eski bir nişanesi olarak elleri kapanmış halde dikilen, boynuzlu şapka giyerdi. Eski rahiplik ve rahibeliğin temsili olan elleri bağlı şekilde dururdu.

Nabu bir batı Semitik tanrısı olarak Ebla tabletlerinde geçmektedir. M.Ö.2000’lerin başlangıcında Amorluların onu  ve muhtemelen Marduk’u Mezopotamya’ya tanıtmıştır. Pers mitolojisi de dâhil olmak üzere bölge mitlerinde iki tanrı birbirine yakın ilişkiler içinde yaşadılar. Eşi Tashmetum’un adı Akad dilinde “Shamu (Şamu- Dilekleri yerine getiren, Dilekleri veren)” dan gelmektedir. Bu özelliği yüzünden “aşkın ve iktidarın (erkeklik)” ve kötüye karşı koruyucusu, merhametli arabulucu tanrıça olarak hürmet gösterilmiştir. Astronomide oğlak burcu ile birleştirilmiştir.

Buna rağmen Sümer’in yazı tanrıçasının Nabu değil Nisaba/ Nidaba olduğunu belirtmek önemlidir. Bu yüzden Nabu, ileriki dönemlerde “bilginin kavranılmasını” temsil etmiştir.

Nabu mabedinde bulunan çok güzel kil tabletler ile ona sunulan adakların depolandığı yerler de onu ve yaptıklarını öven yazılı edebi kaynaklara rastlanılmıştır. Ayrıca Asur (eski Suriye) da da tapınılan bir tanrıydı. I.Salmanasar onun adına M.Ö.1300’lerde ilk tapınağı yaptırdı, bunu Ninova, Kelah ve Korsabad şehirlerine inşa edilenler takip etti. II. Sargon döneminde Asur devletinin yayılmasıyla kraliyet metinlerinde sıksık adına yalvarılan tanrıların en büyüğü oldu. Dualarda, özel belgelerde bile çok adı geçtiğinden Asur’da çok sevildiği anlaşılmaktadır. Yazı sanatının koruyucusu olması yanında büyük hayranlık uyandıran güneyin kültürel geleneğinde de temsil edildi. Asur’un çöküşünden sonra Nabu yeni Babil’de önce Marduk’un oğlu olarak sonra da kendi hakkı olan en yüksek rütbeli tanrı olarak yeniden doğdu. Babil’in ardından gelen Pers döneminde de iyi ilgi gördü. Büyük tanrılar rütbesine yükseltilmesiyle  “kader tabletlerinin teslim edildiği” insanlığın kaderini söyleyen göksel tanrı oldu. Metinler onu Ninurta ile bir göstermektedir. Bazen de tarlaların, suyun, bereketin ve dedesi Enki’yle paylaştığı “aklın  tanrısı” olarakta anılmaktadır.

Babil’in Yeni Yıl Bayramı olan AKİTU’da Nabu, yeraltında ayinle alıkonulan “babası Marduk’u kurtarmak için gelen “ kraliyet sultanı/varisidir”, bu yüzden “ülkede dengelerin onarılmasının umudu ve babasının intikamının alıcısı gibi davranır. Nabu’nun rolü Ninurta tarafından yükseltilmiştir. Bu yüzden bayramların altıncı günü Borsippa’dan Babil’e öteki büyük yabancı tanrıların eşliğinde gelerek Marduk tapınağındaki küçük tapınağını yukarı kaldırır. Ertesi gün bu tanrıların eşliğinde temsili bir ayinle babasını yeraltı dünyasından kurtarır, sekizinci gün baba oğul bir zafer alayıyla birlikte “Kaderin İlk Belirlenişine” doğru hareket eder. Bu efsane Mısır ve Babil mitleriyle kıyaslandığında onlarla aynı çizgide görünmektedir. Mezopotamya’da Marduk ve Asur ölen tanrılar ve bir saltanat varisinin kuvveti ile kurtarılarak güçlendirilen tanrılar değillerdir. Bu olayın benzeri Mısır’da Osiris gerçekten ölür ve yerini oğlu Horus alır. Babil ve Asur’da Marduk ve Asur yeraltına kabul ayinine karşı koyarlar ve yukarıdaki gibi zafer alayıyla yükselerek dönerler. İki tanrı arasındaki bağ, ikisinin de ortak varisleri olan evlatları vardır, hayatta sadakat, aşk ve zevk ile aldatılmışlardır.

Kıyaslandığında Mısır’da Horus’un Osiris’i kurtarma miti tam bir ihanet ve  intikamdır, Mezoptamya’daki ise aile bağları arasındaki derinlik, yeryüzü ve gök kubbede bütün düzeylerde uyum ve ahengin inşaasının konuşulması, onaylanması vardır.

Nabu ve Taşmetum’un (İşiten) kutsal evlilikleri üzerine bir belge vardır;

Yarın, Iyyar’ın dördüncü günü, akşama doğru, Nabu ve Talmetum yatak odasına girecekler. Beşinci gün hazır olan tapınak rahibince kralın yiyeceği verilecektir. Bir aslanın başı ve meşale saraya getirilecektir. Beşinci günden onuncu güne ikisi yatak odasında kalacaklardır, tapınak gözlemcisi de onlarla kalacaktır. Onbirinci gün Nabu çıkacak ayaklarına idman yaptıracaktır, avlanma parkına gidecek vahşi öküzü öldürecek, yukarı çıkacak ve kendi ikametinde oturacaktır. Kralı kutsayacaktır. Efendim krala, efendim kralın onu bildiğini sırasıyla yazdım.(Zimmern-Babylonischen Neujarfest”  S.152)

Nabu’dan bahseden Fenike mektuplarında, Fiziki dünya ve tabiatın bilgisi ve bilmeye dayanan Adad’la ilişkili olan ilkinin incelenmesinden sonra, bu Nabu’ya atfedilen ikinci mektuptur. İkinci mektup Nabu’yu konuşmanın tanrısı, mektupların tanrısı ve bilimin tanrısı adlarıyla çağırır ve sorar;

-Ve o konuşmanın tanrısı niçin toprakla konuşur?

-Toprakla konuşabilir miyiz? Ama toprak konuşur!

-Suyla konuşabilir miyiz? Ama su konuşur!

-Ya ateş?

-Onlar konuşurlar ve biz de tanırız!

-Yazının tanrısı niçin gökte, ateşte, işaretlerde, görüntülerde, suda, şekillerde, mektuplarda ve yeryüzünde yazar? Onlarla konuşacak olan gözleri ve işaretleri bildirin! Kara insanlar, Sarı insanlar, Kahverengi insanlar konuşurlar! İşitiriz, dinleriz ve anlamayız. Şekillerle yazdıklarında konuşmalarını anlayabiliriz. Fakat gözler tanımalıdır!( Lishtar’s emphasis- Liştar’ın vurgulaması)

Bilimin tanrısı niçin kötülerin yasalarını, sanatların yasalarını, büyüme ve çöküşün yasalarını, ekim ve hasat zamanlarını, hastalığı ve sağlığı, suyun, toprağın, ateşin yasalarını koyar? Onları bildiğimiz zaman onlara göre nasıl hareket edeceğimizi de en iyi sonucu alacak şekilde bileceğiz!

Nabu’nun koruması altında “bilgi” dünyadaki yaşamı ve varlığıyla biri bütün türlerdeki sembolleri ve kolay algılamayı, gözün, aklın, kalbin kolay tanıyabileceği ve ruhun asla unutmayacağı şekilde öğrenebilir. Bu şekilde Nabu, “iletişim kurulabilen her şeyi, yasaları, sembolleri, işaretlerin esinlenilen sesidir. O gözleri, kulakları, ağzı, burnu, parmakları ve genel duyu organlarıdır, hepsidir. Nabu mimardır, uzunluğu ve tartıyı ölçer, temelleri planlar, yükseklikleri ölçer!

Babil’in saltanat varisi göksel taclı Nabu’nun parlak kişiliğinde her şey açıktır, insan emeğinin bütün yönlerinde uygulanan bilme ve bilginin bütün türleri üstündeki yaşamın sürmesinde imanın bir ifadesi vardır. Diğer muazzam şifalar aydınlığa çıkarılmalıdır çünkü atalarımızın ruhlarının seslerinde yerini bulmaktadır. Sesler, Lilinah, Shem (Şem), Eshara (Eşara) Adapa (Âdem), Jacobsen (Yakup) Oppenheım (Yunus), Bottero, Kramer’in eserlerinde alevlenen, dinlemeye cesaret eden ruhların bedenlerin, akılların, kalplerin konuşmalarını asla kesemeyen seslerdir.

İncil İşaya 46;1’de Tanak’ın Nebo’su gibi Nevi (Nebi de okunabilir. Kitapsız peygamber demektir) olarak bahsedilmiştir. Asur kralı III. Tiglatplaser zamanında Kalah’ta Nabu’nun dikilmiş bir heykeli bu gün British Müzesindedir. Babil astrolojisinde Nabu (Nebi) Merkür ile eşleştirilmiştir.

Aklın, yazının ve tanrıların kâtipliğinin tanrısı olarak Mısır’ın Thoth’u (Lah- Jehuti, Yehudi), Greklerin Hermes’i, Apollo’su daha sonraları Romalıların Merkür’ü ile eşleştirilmiştir.

M.Ö.335-30 yılları arsında süren Grek hâkimiyeti döneminde, bu tanrı adına öğretilmiş, bilinen gerçek ahlaki bilgiler tüccar Greklerin mantığına göre değiştirilerek hileci, hurdacı bir kişilik kazandırılmıştır. Mısır’ın Thoth/Lah’ı, Hindin Şiva’sı, Greklerin Hermes’i, Yemen’in Talib’i ve tüccarları, kervanları, fahişeleri, hırsızları koruyan birçok hileci şeytan tanrı ondan türetilmiştir. Bundan da Hermes çıkmıştır.

Grek tanrılarının habercisi (Mesihi, peygamberi) en hileci tanrısı Hermes Trimegistos (Üç kere ulu Hermes) de adını Mısırlıların Thoth’a taktığı lakabı “wr wr wr=Ulu, Ulu, Ulu- üç kere ululanarak yüceltilmiş olan” anlamına gelen adından almıştır. Hermes şeytanın şeytanıdır. Lah’la kıyaslanamaz.

Mısırda THOTH (Kâtip tanrı) (Okunuşu Tot-Dod)-KÂTİP=Yaşam anahtarının sahibi olarak adlandırılmıştır. Mısır’ın ay tanrısı, tanrılar meclisinin kâtibi, tanrıların yazılarını insanların anlayabileceği şekilde karelere bölerek “ilk alfabeyi icat eden, sihrin, zamanın tanrısı”.

Lah (El Lah-Allah), Jehuti, Jahweh, Anadolu’da Tut gibi adlarla anılan gezgin tanrı Tut, Babil’de Nabu, Yemen’de Nebi, İslam kültünde de Şit peygamberin oğlu, Sabii dininin kurucusu İdris peygamber olarak geçer!

“Roma dönemi tapınak metinlerinden piramit yazıtlarına kadar birçok kaynakta görüldüğü üzere Thoth’a tapınılmaya İ.Ö.4.bin yılda tapınılmaya başlanılmıştır.

Thot’un ebeveyninin sürekli birbirleriyle savaşan Set ile Horus oldukları söylenir. Ra’nın oğlu olarak da tanımlanır.

Mısır Mitolojisinde Thoth; Osiris öldürüldükten sonra Horus ve Anubis’e yardım ederek onu geri getirmelerine yardım edendir. Ölümcül yılan sokmasından sonra ölen Horus’un yaşama dönmesinde yardım edendir. Hatta Horus’a kayıp gözünü bulmada yardım da edendir. İsis’in başı kesildiğinde onun başını tekrar yerine koyandır.

Genellikle Ay tanrısı olarak adlandırılan Thoth kozmogoni (Evrendoğumu) ile ilişkili tanrılardan olup Gök Gürültüsü ve yağmur Tanrısı, Kâtiplerin koruyucu tanrısı, adalet tanrısı olarak tapınılmasının yanında Tanrının (Ra’nın-) Mesihi (habercisi, peygamberi) olarak da bilinir.

Peygamber, Nebi ve Mesih de bilindiği gibi kelime olarak “Tanrıdan haber getiren” demektir.”

“THOTH= SOS-SOT, TOD okunabilir” adıyla bilinen, İbiş kuşu başlı, insan vücutlu bu Mısır Tanrısının, Djehuty ,(Cehuti-Yehuti okunur) Jehuti (Yehuti-YAHUDİ), Tahuti (Tahuti), Tehuti, Zehuti (Zehuti), Techu (Tiçu),Tetu.(Titu), Thoth (also Thot veya Thout), A, Sheps (Şeps), Khemennu’nun –Kemennu’nun Tanrısı, Asten, Khenti, Mehi, Hab, A’an ve LAH gibi başka adları olduğu da tespit edilmiştir. Yani bu adlar, Yahudilerin Tevrat’ta adı geçen “Yahweh’ten gelen “Yahudi” adlarının da kaynağının bu tanrı olduğu ortaya çıkmaktadır.

Görüldüğü gibi, “Thoth, Lah, Yah, Yehuti, Yahudi ve Adil yargıç ( Adil Hakim, Kuran’da El Hakim, bu sıfat ayrıca Kâbe putu Hubel’in de sıfatıdır.) sıfatlarına sahip Mısır tanrısı, Grekler’in Zeus’u Hermes’i, hem Tevrat’ın Yahve’si, hem Mecusi’lerin Mitra’sı (dost, yaren, arkadaş sıfatıyla), hem Zerdüştlerin Ahura Mazda’sı (Bilge Tanrı sıfatıyla), hem İncil’in Adil yargıç’ı, Hristo’su, hem de Kuran’ın, tabiatın ve evrenin yaratıcısı, düzenleyicisi, berzahın bekçisi, kıyamet gününün hakimi, öğretmeni olarak karşımıza çıkmaktadır.

“THOTH’tan”  başka diğer bir adı olan “ YAH” adındaki ihtilafların karışıklığı, çağdaş dinlerden Hıristiyanların, Müslümanların ve Yahudilerin Tanrısı YAHWEH-Yahve’nin eski Mısır dinlerinde yaşamış atalarının bıraktıkları kültürlerin de birbirine karışmasından kaynaklanmaktadır.

Eski Mısır tanrılar kültü içinde, tapınılan tanrılar arasında adına hiçbir şekilde rastlanılmayan ve “Ani Papirüs’leri” olarak  adlandırılan  yeni keşfedilmiş bu eski belgelerin  günümüz dillerine çevrilmesinden sonra, yeni yeni keşfedilmeye başlanılan “YAH= Tevrat  tanrısı Yahweh “ adının yanında bir de “LAH” adı olduğunu keşfetmiş bulunuyoruz.

Şimdi, bahsettiğimiz “Ani Papirüs belgelerinde” Osiris Ani’nin ölümü sonrasında, ahrette, LAH’ın “ululuğunu” takdir edişini de görmekteyiz.

” Ölüm geldikten sonra, ahret yaşamında Osiris Ani şu kelimeleri konuşur;

“O ay tanrısı gibi parlayan tektir. O Lah gibi ışıldayan tektir.”

“Bu Osiris Ani, dışarıdaki insan kalabalıklarının arasından ileriye doğru gelerek kendisini ışıldayan tek olan’a (parlayan Bir’e) geri getirir.”

“Bak, Osiris, Osiris (aynen böyle), Ani, yeryüzünde yaşayanların arasında arzu ettiğini istediği gibi yapan ahrete geldi.”

Ve Bölüm 18’de,Süre dolduğunda Amentet’in topraklarına bir büyü geldi. Ani Osiris’ten şu sözler duyuldu;

“Hermepolis açıldı; başım Thoth tarafından mühürlendi”.

“Horus’un gözü mükemmeldi, tanrıların babası Ra’nın alnındaki muhteşem işlemem Horus’un gözünü teslim ettim”

“Osiris aslında Amentet’in içindeki birisidir, Osiris orada kimin olmadığını biliyor, Ben orada değilim.

“Ben, tanrılar arasında başarısızlığı olmayan ay tanrısı Lah’ım.”

“Aslında, Horus, sizi tanrılar arasında saymayı sineye çekmeye devam etmektedir.”

Mısır’ın Ay Tanrısının, İslam öncesi Hicaz ve Bedevi Araplarının da yaygın olarak “El Lah” ve “Hub-El” adlarıyla taptıkları tanrının sembolü de “Hilal” dir. Hicaz ve diğer Bedevi Arapları sadece “Hilal” kullanmışlar ve kullanmaktadırlar.

“Lah-Thoth’un başında ise,”Hilal Ay içinde Güneş” sembolü vardır. Hıristiyanların, diğer tanrıların başlarındaki yuvarlak güneş timsalini Hz. İsa ve havarilerine yakıştırdıklarını, bu nedenle Hz. İsa ve havarilerini başlarının üzerinde bir çember ile resmettiklerine tanık olmaktayız.

Baş arkasında güneş veya dolunay halesi ya da hilal ay halesi resmedilmesi olayını, Arap tanrılarından Melek Bel ve Eglibol (Elibol)’un tasvirlerinde de kullanılmıştır.

Ancak, Lah-Thoth öyle büyüktür ki, ”Güneşi de Hilalin içine sığdırmıştır.”

Hilal ayın ağzında yıldız şeklinde kabartmalar Sümer heykel ve tablet metinlerinde de bulunmuştur.

Yunanlı Eflatun’a göre “her şey” olan, Yunan Tanrısı Hermes (Grek tanrılarının habercisi, Thoth’un Grek eşi, ölçünün, bilginin, kurnazlığın, hırsızların, sanatçıların, çocukların, çobanların koruyucusu,  zamanı ölçücüsü ve hâkimi), bilge ay tanrısı, İbiş kuşu gagalı insan vücutlu Thoth-Lah’ın (Dod-Lah) çalınmış sıfatları ile uydurulmuş bir tanrıdır. Gezginliği yüzünden Babillerin Nabu/Nebo/Nebi’sine de adını verdiğine inanılır. İslam kültüne “İdris peygamber olarak girmiştir. Benzer veya aynı sıfatlarla saygı gösterilmektedir.

Mısır tanrılar panteonunda çok önemli yeri olduğu düşülen Thoth, İbiş kuşu başıyla tasvir edilmiştir. Dişi karşıtı olan Seshat’tır (Şeşat) .

Mısır’ın kâtip tanrısı Thoth’un adlarından birisinin “Lah” olması, Arap dilinde “El” belirteci ile ifade edilmekteydi. Yani “El Lah=Tanrı Lah”.

Mısırlılar da Lah’ı ya da yukarıda sayılan adlarıyla andıkları bu “Kâtip Tanrı” larını Sümer’den almışlardır.

Sümer’in su tanrısı, ilk “Adapa- Âdem’in yaratıcısı”, Nuh tufanından önce Sümer’in Nuh’u “Ziusudra’ya” veya Akadlıların “Attra Hasis’ine”  haber vererek insan neslini yok edilmekten kurtaran bu yüzden de “şeytan” ilan edilen Enki- Ea’nın oğlu Marduk dedesi Anu’yu darbe ile devirdikten sonra baş tanrı olur.

Onun eşlerinden Serpentium’dan doğan ve Borsippa’da oturan oğlu NABU (Nebi, haberci) Marduk’un yazıcısı, kâtibi olur. Daha sonra bütün tanrıların ve insanların da kader tabletlerine hükmetmeye başlar böylece yaşamı, ölümü belirleyen, kıyamet gününde insanların vetanrıların da adil yargıcı olur. Mısırlılar Lah veya Thoth’u Nabu’dan almışlardır.

Arapça Nebi (peygamber) kelimesinin kökeninin Nabu’ya dayandığı görülmektedir.

Ani papirüslerinde Tut.
Toht, Mısır mitolojisinde zamana hakim olup, Ra’nın da babalığına erişen bilge tanrıdır. Bütün tanrıların ve insanların “adil yargılayıcısıdır. İsa’nın “adil yargıç” sıfatı ondan alınmadır. Hesap, ceza (Din) gününde Maat’ın tüyü ile kalplerin adil tartılmasına gözcülük eden, kâtip hem de terazinin ibresini yakından gözleyen maynun A’an da odur!

Arapların onun adını ululamak için “El ELLAH” şeklinde bir kere daha “Lah” eklemeleriyle “EL LLah”  adını elde etmekteyiz.

İki  “LL”  ve  üç “LLL”  ile ululanmış Arap tanrı adları da az değildir.

Yemen Sabilerinin ana tanrıçaları olan Aştar, Babil’in İştar’ı, Greklerin Afrodit’i, Mısırlıların İsis’iydi. Tanrıçaların annesi de “LL” di.

Arapların “aşk ve dostluk tanrısı” Wadd’ın” adlarından birisi de LLUMQUH-İllumkuh olup iki “LL” içermektedir.

Ebla ve Ugarit metinlerinde  Palmira’da İ.Ö. 2300’lerde El Lat’ın adlarından birisi de “LLAT” şeklinde yazılırdı. Arap dilinde kelimelerin “erkek” ve dişi”  halleri  vardır. Dişil kelime olan “LAT” önceden açıklandığı gibi “Eril” yapıldığında  “LAH” oluyordu. Başına “El” getirildiğinde de “El llah” ortaya çıkıyordu.

El Lah: Arapların Gök Gürültüsü ve yıldırım tanrısıdır. Bunu Kur’an’da Ra’d Suresi adını 13. Ayetinde geçen “Er Ra’d” adından almaktadır ve “Gökgürültüsü ve yıldırım demektir. Şems, Rahman gibi sureler de Allah’ın adlarıdır. Ra’d da farklı değildir. Kuran adeta bütün büyük Arap tanrılarını “El Lah= Allah” adında toplamaktadır. Elif, Lam, Mim, Ra

Apkallu- Sümer’de Abgal, insanlığın evrimini ileriye taşımak için Enki tarafından yaratılmış yedi yarı tanrıdan birisidir. Tufandan önce krallara nasihat verirdi ve Enki’nin hizmetkârıydı. İnsanlara ahlak, sanat gibi değerleri öğretirdi. Apsu’da Tatlısulardan doğmuş balık görünümlü insan olarak görülürdü. Balık elbisesi giymiş gibi kolsuz bacaksız bir heykel olarak saygı gösterildi. Kanatlı kartal ve insan başlı olarak da resmedildi. Adapa- Apkallu’nun ilk temsilleri Adapa-Âdem,( U-an, Oannes-Yunus) tu. Diğerleri U-an-dugga, En-me-duga, En-me-galanna, En-me-buluga, An-enlilda, and Utu Abzuydu.

Attar, Atiradu (Ugarit)Llu’nun eşi, Asthar-Assar, Astar, Aştar, İştar; Güney Arabistan tanrılar ailesinin başı Aştar, eski semitik Arap tanrılarından tanrı “LL” veya “EL”e karşılık gelir. Aştar,doğal sulamayı temin için suları yağmur şeklinde dağıtan  bir gök gürültüsü  tanrısıydı.

Sabah yıldızı Venüs olarak Şerikan “Doğunun Biri ”adlarıyla nitelendirildiğinde, düşmanlardan öç almak için yalvarılıyordu.

Semitik Arap mitolojisinde sabahyıldızı olarak da bilinir. Kenan efsanelerinde ölü tanrı Baal’ın tahtını ele geçirmek için gayret ettiği geçse de kanıtlanamamıştır. Batı Asya’nın bazı kurak bölgelerinde yağmur tanrısı olarak da tapınılmıştır. Kadın eş değeri Fenikeli Ashtarte’dir. Güney Arap bölgelerinde Zilhicce Şemani (Dü Şemani) olarak da bilinir. Halen İslam dünyasında adı geçen bir kaç din uleması sayılan kişiliğin adları da bu tanrıya dayanır.

Atargatis; Aramilerin Atar’atah adıyla andıkları Suriye tanrısıdır. Ukraynalı İran, Arap ve Grek tarihleri uzmanı Rostovstseff’e göre, Greklerin Afrodit Derketo ve Dea Suriye (Suriye’nin tanrıçası, Mısır’ın Hierapolisinin, Suriye’de Halep’in Düşara’sı kuzey Suriye topraklarının büyük tanrıçasıdır. En çok bereket tanrıçası olarak tapınılmakla birlikte şehir halklarınca “Baalat=Hanımefendi”  adıyla iyileştiren şifa veren tanrıça olarak tapınıldı. Hadad’ın eşiydi. Kutsal hayvanları balık ve kumruydu. Kumru aşk tanrıçasının temsili, balık bereket timsali olarak kabul edilirdi. Erkekler Ashtarte adına kendilerini hadım ederlerdi.

Ugarit kil tabletlerinde, Denizin Hanımefendi Tanrıçası (Rabbatu iratu yammi) olarak, Kenan’ın üç tanrıçası olan Anat, Aşera ve Aştart ile ilişkilendirilerek 1500 yıl boyunca ibadet edildi.

Atarsemain (Attar Şemayin)=  Kuzey ve Merkezi Arabistan’da cennetin sabah yıldızı olarak cinsiyeti belirsiz göksel bir tanrı olarak ibadet edildi. Asur kralları Asurbanipal ile Eşaraddon’un mektuplarında İ.Ö.800’lerde Atarsemain olarak bilinirdi. Palmira merkezli Arap tanrıçası El Lat ile eş anlamlıdır.

Lange, baş tanrı Venüs ile eşleştirilen Atarsemain,ay tanrısı Ruda, güneş tanrısı Nuha olarak kimliklendirmektedir.

İ.Ö 9. Ve 4. yy.lar arasında Hadramevt, Kataban, Main, Avsan gibi güney Arabistan krallıkları Arapları arasında  Güneş, Ay, Venüs’ten ibaret olan tanrı üçlemesinin (teslis) benzeri olarak saygı gösterildiği tespit edilmiştir.

Bu tanrı, ay tanrıları Sin, Amm, Wadd ve güneş tanrısı Yam, Ashtarté ve Venüs ile de ilişkilendirilmiştir.

Dierk Lange’a göre Atarsemain İsmail kökenli Kedar kabilesi kuzey Arap konfederasyonlarından Yumuillilere göre üçlü tanrılar sisteminin baş tanrısıydı. İ.Ö.7600’lerde Asur kralı Asurbanipal’ın yıllıklarında iki kez bahsedilmiştir.

Avf;Araplar arasında “Abd-Avf” adı yaygındır.”Auf” Arap dilinde “Büyük dua kuşu” anlamına gelir. Kelime bu haliyle Arapça ’da bulunmaz. Bir kuşun hiç istemeyeceği “havadaki tekerlek” anlamındaki “Afa” kelimesinden çıkartılmıştır. Tanrının belki de hiç başvurmayacağı bir yol olan “aşağıya kehanetlerinin kuşla gönderme işini”  tanımlamaktadır. “Sa’d”  kelimesinin eş anlamlısıdır.

Aval=  Hürmüz körfezinde bulunan, Arap yarımadasına yakın küçük, iki parçalı görünen bir ada devleti olan Bahreyn (İki Deniz) Araplarının öküz başlı köpek balığı tanrısıdır. Bu yüzden ada halkına da “Avvali” de denilirdi.

Arap dilinde “birinci, baş, ilk başta olan, has, asıl” anlamına geldiği gibi Hint dilinde de “En iyi” anlamına gelmektedir.

Aval’ın köpekbalığı dişleri Bahreyn’in sembolü kabul edildiğinden, bayraklarında uçak şirketlerine kadar yer yerde kullanılır. Sümer efsanelerinde kurtla kuzunun birbirini yemediği “Dilmun Cennetinin” burası olduğu iddia edilir.

Hz. Muhammed zamanı Müslümanlarının putperest Araplarla olan savaşlarında, düşmanlarının dirençlerini kırmak için kutsal değerlerine küfür edildiğinden dolayı kullanılmaya başlanıp dilimize İslam kültürü ile geçmiş olabilirler.

Çünkü bu konuda Kuran Enam Suresinde (6;108) bir uyarı yer almakta ve “Allah dışında çağrı yapanların kutsallarına sövmeyin” diye Müslümanlara açık uyarı vardır.

Ba’al; Tanrı El’in oğludur.

Aslında batı semitik Arap kavimlerinden Mısır’a ithal edilmiş fırtına tanrısıdır. Geç Bronz Çağı dönemlerine ait metinlerde (Ras Şamra-Ugarit) Levantın doğu sahillerinde İ.Ö 1400’lerde baş tanrı olan “EL” ile yer değiştirmiş olan Ba’al tanrılar listesinin en başında yer alıyordu. Sahip veya tanrı anlamına gelmekteydi. Bel” adıyla da tapınılırdı.

Eski Mısır’a geldiğinde, kuzey Suriye’deki “Sapan Dağında Oturan tanrı” olarak biliniyordu ve var olan çok sayıdaki Ba’al’lardan “Baal Zafon-Zapon ” adıyla ayrılmaktaydı.

Ba’al’ın esas sıfatı “Bereket tanrısı” olmasının yanında adları arasında “Bulutlara Binen”, “Yeryüzü ve cennetin tanrısı. “Gök gürültülü Fırtına tanrısı”, “En Ulu Hakim, hükümran”, “Savaşçıların Fatihi”, ”En Güçlü”, ”En Ulu”, “En üstün”, “Güçlü”, ”Kudretli”, ”Savaşçı”, “Yeryüzünün Hakimi”,”Gök Gürültücüsü” anlamına gelen “Reammin” ve “En Ulu” anlamına gelen “Aleyy’in” olarak da anılmaktaydı. İnsanların tapınabilecekleri en güçlü tanrı oydu. Bu sıfatların tümü Kâbe’nin tanrısı El Lah’ın sıfatlarıdır.

Kuran mealinde Şaffat Suresi, Saffat 37;125 ayetinin açıklandığı bölümde Ba’al’a rastlıyoruz;

Şaffat S-37-125. “Bal‘e yalvarıp yakarıyor, yaratıcıların en güzelini bırakıyor musunuz?”

BA’L yirmi arşın boyunda, altından ve dört yüzlü olarak tasvir edilmiş. Hâlâ Şam’da Ba’lebekkasabası bu ad ile anılmaktadır…” 1.Arşın=68.cm. 68*20=13.60 m.

Tevrat’ın bir çok ayetinde olduğu gibi Tevrat Sayılar 12.Bölüm Ayet 5’te “Bulutlara Binen Tanrı’yı” görüyoruz.;

Say.12: 5 “RAB bulut sütununun içinde indi. Çadırın kapısında durup Harun’la Miryam’ı çağırdı. İkisi ilerlerken” şeklinde biten ayetin devamı sonraki ayettedir. Şüpheye yer bırakmayacak açıklıkla “bulutlara binen tanrı” tanımı verilmektedir.

Tanrıların ürettikleri sihirli silahları ile donatılmış olduğundan denizlerin dehşetli tanrısı Yam’ı yenebilecek olan “Kotar-Kosar Baal “ adıyla da yakın doğu mitlerinde tapınılmaktaydı.

Hafif kıvırcık uzun saçlı, çift boynuzu andıran başında konik bir miğferle resmedilmekteydi.

Sol elinde ya bir mızrak ya da Sedir ağacı, yukarı kaldırdığı sağ elinde gök gürültülü fırtına yaratmada kullandığı yıldırım silahı ile Grek tanrısı Zeus’un yaratılmasında esin kaynağı olmuştur.

Başlıca hayvan şekilleri arasında gücü ve bereketi temsil eden boğa başı çekmekle beraber, keçi ve sinekler de yer almaktadır. Yakın doğuda bulunan bir tasvirde, boğanın sırtına oturmuş olarak görünmektedir. Yeni Krallık dönemlerinde Mısır’ın Firavunlarınca da çok tercih edilen dinen önemli bir görüntüydü.

Ayrıca çok büyük cinsel organı ile yapılmış toprak heykelleriyle de bilinir.

İslam ve Hıristiyanlık öncesinde BA’AL’e tapanlar “KABE’yi” kutsal sayarlardı. Hatta İÖ.500’de Pers (İran ) İmparatoru Daryus’un İran Persepolisteki Nakşi Rüstem mezar bölgesine Kâbe’nin birebir ölçüde taştan bir benzerini inşa etmişlerdi.

Akad dilinde “BET, Arap dilinde İbranice “BAALAT” kelimesinin dişil biçimi olan “BA’ALAH” şeklinde söylenir ve “Hanımefendi, sahibe, eş” anlamlarına gelir.

“Ba’al ul bayt” deyimi günümüz Suriye-İsrail civar Arapları arasında “Ev sahibi”, sadece BA’AL” olarak da “yağmur suyuna dayalı tarımsal sulama” anlamında kullanılır.

“Ba’al’ın bereket tanrısı da olduğunu düşündüğümüzde eski inançların günümüze etkileri devam etmektedir. Diğer adlarından birisi de “BİR” di.

Diğer adlarından birisi olan “BAALZEBUB” sembolü “ARI” olan adıyla anılan bir diğer adıdır.

Bu konuda, Çöl şeytanlarına ve cinlerine tapan Ortadoğu Araplarıyla birlikte bu şeytanlara ve cinlere tapan Yahudileri bunlara tapmamaları için “Ba’al’a Molek’e ve Cinlere  tapmayın diye uyaran çok sayıda Tevrat ayetleri vardır;

Anadolu’da yapılan kazılarda tarlalarda bol miktarda “Bel” heykeli bulunmuştur. Tarlalara tohum ekilirken bu heykelcikler de toprağa ekilirmiş. İçinde barındırdıkları yağmur tanecikleriyle sıcak havalarda toprağı nemlendirirlermiş.

“RAB’bin Babil ve Kildan ülkesine ilişkin Peygamber Yeremya aracılığıyla bildirdiği söz şudur:

Yer.50: 2 “Uluslara duyurun, haberi bildirin!
Sancak dikip duyurun, hiçbir şey gizlemeyin!
‘Babil ele geçirilecek deyin,
‘İlahı Bel utandırılacak,
İlahı Marduk paramparça olacak.
Putları utandırılacak,
İlahları paramparça olacak.

Bronz Çağı, Ugarit tabletlerinde “İ.Ö.2500 ”, Hadad, Adad şeklinde Ba’al-Hadad biçimde de “Tek, Eşsiz Tanrı” anlamında kullanılmaktadır.

Kenan tanrıları arasındaki ugarit kaynaklarında “EL” adıyla Kenan tanrılarının “en büyük baş tanrısı” olduğu geçmektedir.

Tunus Kartaca’lılarda da, kolonileri olan Fenikelilerin de çeşitlendirmeleriyle Ba’al Hammon adıyla Kartacalıların en üstün tanrısıydı. Ba’al kültünün Kartacalılarda İ.Ö.500’lere kadar uzandığı tespit edilmiştir.

Ba’al’e eski Yunanda Kronos, Adonis, Roma tanrıları arasında da Satürn adıyla tapınılmıştır.

19.yüzyılda Ernest Renan tarafından yapılan kazılarda Tire ve Akre arasında bulunan Fenike tabletlerinde “EL Hammon’a adanmıştır” ifadelerine rastlanılmıştır

Ba’alhammon’u tanrı “El” ile daha az ilişkilendirirken, Kronos ve Saturn ile daha da genel olarak bağdaştırmıştır. İsrail’li arkeolog Yigael Yadin (1917-1984),onun “Ay Tanrısı” olduğunu düşünmüştür. Yakın doğu ve İncil araştırmacılarından Polonya asıllı Belçikalı Edward Lipiński, onun belli bir şekli olmayan şekilsiz, Dagon olarak tanımlamıştır.

Dagon Buğday tanesi demektir. Suriye-Tel Mardik şehri civarındaki Ebla tabletlerinin bulunduğu tarihi Ebla, Ugarit(günümüz Suriye Ras Shamra)  şehirlerinde ve Tevrat’a göre Filistinliler arasında da tapınılan baş tanrı, balık şekilli tanrı, balıkçılık, bereket  tanrısı olarak eski Amoritlerin  ve Yahudilerin de taptıkları tanrı.

Fenikeli yazar Sanchuniathon, Dagon’u “siton” adıyla tanımlamış, bu ad Grek dilinde “Tahıl-Buğday” demektir. Yunan tanrısı Zeus’un adlarından birisi de “Zeus arotrios” tur. Yani “Sabancı, sabanla çift süren çiftçidir.”

İ.S.1040’larda yaşamış Tevrat yorumcusu Rashi (RAbbi SHlomo Itzhaki), DAGONadının İbranice “Dag=Balık”tan geldiğini ve ”balık şekilli tanrı” veya bilinen adıyla “Yunus Peygamber” olarak tanımlamıştır.

 Bütün bu bilgiler ışığında “BA” demek, tanrı adına ve hepsinin de “tek bir tanrı olduğuna dair”  her şey demektir. “BA”nın büyüklüğü buradan gelir.

Mısır Mitolojisinde “BA” Ruh (Spirit) demektir. Tanrıların ve insanların “Ba” sı olduğuna inanılır. İnsan ölünce bu ruh uçarmış bazen cesedi ziyaret edermiş.

Ne yazık ki Ba’al hakkındaki bilgiler arasındaki kopukluklar bazı olayların çağımızda açıklanamamalarına sebep olmaktadır. Mevcut olan bazı belgelerde Ba’al ve El arasında bir tür kan davası olduğu görülmektedir. El, oğullarından birisi olan Yamm’ı (deniz) diğer tanrılar üzerinde Nahar’ın (Nehir) Yargıcı olarak atar ve Yamm’ın “yw” olan adını “mdd’il” (El’in Sevgilisi) olarak değiştirir, ona gücünü koruyabilmesi için bilgilendirir. Yamm daha sonra Ba’al’i tahtından indirecektir.

Beelshamen (Beelşamen); Suriye’de İslam öncesi çağlarda Palmira’da en üstün gök tanrısıydı. Parlak şimşek ve kartal onu simgelemekteydi. Beel Semitik Araplarda “Tanrı” demekti ve bu adın en eski hali Enlil ve Marduk’tu. Beelshamen ay tanrısı Aglibol (Elyibol) ve güneş tanrısı Melekbel ile bir üçlü (teslis) oluşturdu.

Bel Akad dilinde Belu, efendi anlamındaydı ve eski Babil tanrıları arasında kullanılan bir addı. Dişil hali hanımefendi anlamına gelen Belit’ti.

Bel, Grek Belos latin Belus adlarıyla temsil edilirdi. Kuzeybatı semitik Arapları Ba’al, doğu semitik Araplarının Bel dedikleri tanrı buydu. Erken Akad tercümanları Sümer’in Enlil’i olduğuna inanırlardı ve Akadçada Bel okunurdu. Tercümanlar arasında Bel’in Enlil olduğu konusunda uyuşmazlıkta vardır. Mezopotamya metinlerinde başka tanrıya değil genellikle Babil tanrısı Marduk’a atfen bu özel ad kullanılmıştır. Marduk’un eşi Sarpanit için de iki anlamlı olarak çoğunlukla Belit olarak da kullanılmıştır. Sümer tanrısı Marduk’un annesi Ninhursag, Damkina, Ninmah’ın diğer adları da Belit-ili Akadça’da “Tanrıların Hanımefendisiydi.

Benzer olarak Greklerin Zeus Belus’unun Fenike’li yazar Sanchuniathon tarafından Kronos/El olarak da Peraea’da doğduğu belirtilir. Grekler, Semitik Araplar- doğulular ve günümüzün çağdaş İncil araştırmacıları Ba’al, Bel (Efendi-Tanrı) anlamına gelen bu adla Bel’e tapınıldığından emin olmuşlardır.

Bes (Bisu-Besa); Suriye’nin Ba’al’in Mısırlılarca aldıkları tek tanrı olduğu iddia edilir. Diğer yandan Tanrıların cinleri ve küçük şeytanları yaratmasından sonra onların şerrinden korunmak için Bes’i yarattıkları da iddia edilir. Tanrıları ve insanları şeytanlardan ve cinlerden koruyan savaşçı tanrıydı. Bes, Mısır’da hamile kadınların, küçük çocukların, tüccarların, fahişelerin, dansözlerin de koruyucusuydu. Kötü olan her şeyin düşmanı olduğuna da inanılmıştır.

Bazı tarihçiler Orta Krallık döneminde aşağı Mısır Nubiya’dan ithal edildiğini kabul ederler. Buna rağmen Yeni Krallık dönemine kadar yaygınlaşmadığı da tespit edilmiştir.

James Romano gibi tarihçiler onun “arka ayakları üzerinde şaha kalkmış aslan” şeklinde temsil edildiğini öne sürmektedirler. Üçüncü ara dönemde Bes koruyucu olarak nazarlık, muska şeklinde de taşınılmıştır. Üçüncü bir teori olarak da Afrika’nın Göller bölgesinden Ruanda, Kongo bölgelerinde yaşayan Twa (Pigme-cüce) kabilelerinden geldiğine işaret edilmektedir. Eski Twa tasvirlerinde Bes aynı boyda “cüce tanrı” olarak tasvir edilmiştir.

Dawn Prince Hughes, Kuzey Afrika’da uzun kıllı, büyük ayaklı, vücudunu kıllar kaplamış, çarpık bacaklı, kısa, yassı burunlu maymun adam gibi tasvir edildiğini belirtmiştir.

Tasvirlerinin evlerde koruyucu olarak bulundurulduğunu ve diğer tanrılardan ayrı tutulduğuna rastlanmıştır. Mısır tanrıları genelde profilden tasvir edilirken Bes, savaşçı, asker, portre olarak da tasvir edilmiş, her an saldırıya hazır bekleyen ev halkının koruyucusu, çocukların takipçisi, yılanları öldüren, kötü ruhlarla savaşan olarak ibadet edilmiştir. Kötülükleri kaldırmasından sonra iyi şeylerin timsali olmuş, cinsel arzunun, müziğin ve eğlencenin de tanrısı olmuştur.

Ptolomaik dönemlerde evlerin duvarlarında Bes ve Beset olarak resmi yapıldı, doğurganlığın, bereketin, şifanın temsili oldu. Yeni krallık döneminde dansözler, müzisyenler, hizmetçi kızlar uyluk kemiklerinin üstüne, bellerine onun dövmelerini yaptılar. Birçok eski Mısır tanrıları gibi ihraç edilmiş, Fenikeliler ve eski Kıbrıslılarca benimsenmiştir. İtalya’da “Aziz Bessu adıyla Hristiyanlığın temsilciğini yapanlara kadar uzanmıştır. Aziz Bessus Hıristiyanlıkta deve kuşu tüyü ile tasvir edilir, doğurganlığın ve bereketin timsali kabul edilirdi.

Cedd;  Semitik halklardan türetilmiş bir tanrının adıdır. Nebati metinlerinde “Gadda” biçiminde görülür. Arap isimlerinde “Abd-el Cedd- Abdilcedd” farklı şekillerinden birisidir. Araplar arasında halen kullanılan diğer biçimi olan “Cudd”şans” demektir. Nebatilerin “Gadda”sı Aramilerin “El Gadd (El Cedd okunur) sözü ile doğal bir uyum içindedir. Kuran’da bazı ayetlerde Allah’ın adını büyütmede, yüceltmede kullanılmaktadır.

Dü Semavi (Göklerin Bir’i) ; Güney Arabistan’daki tapınılan diğer kuzey Arap tanrılarından olan Dü Semavi (İlahi-Göksel Bir) de Bedevi kabilelerinin sürülerinin çok olması için heykeline deve kurban ettikleri bir tanrıydı.

Zü’l-HalasaDu’l Halasa (Arapça) Güney Arabistan’da kehanet tanrısı olarak hürmet gösterilirdi. Beyaz bir taş içinde tapınılırdı. “Dü’l-hülasa”. İki ayağından birinden vazgeçmişçesine “bir ayağı” olan bir tanrıydı. İnsan biçiminde yapılmış taşlara kazınmış putlara bu adlar atfedilirdi.

Yemen’de Abela’da Kabe (Kureyş onu el-Kabetu’l Yemâniyye olarak adlandırıyordu) kutsal alanında bölge kabilelerince tapınılan tanrı, Ka’b ve birkaç müttefik kabilenin tanrısıydı. İslam sonrası yıkılıp işlevine son verildiği hadiste anlatılan eski bir kutsal alandır. Hakkında çok az bilgi günümüze ulaşmıştır. Arap yarımadasındaki bütün Kabe’lerde olduğu gibi burada da tavaf vb. bir çok dinsel ritüelin yapıldığı kaydedilmektedir.

Dü’l-Kab-SaEl Ezd, veya Al Esd adlarıyla Medine’nin El Evs, El Hazreç ve Mekke cıvarında Huza kabileleri arasında dallanıp budaklanmıştı. Onlar- Menat’ın tapınanlarıydılar. Ayni kabile Serat dağlarında “A’im- Eym” adlı puta tapıyordu.

Bereket tanrısı, Şira yıldızının rabbi. Necm Suresi 49. Ayet, “O ŞİRA yıldızının rabbidir” demektedir.

Düşara (Arapça)=Dü Şa-ra veya Dü Şi Ra– Resmi-heykeli  yapılmasından sakınılan, adı ”Dağların Tanrısı” anlamına gelen, Nebatilere ait Petra’da tapınılan Arap dağ tanrısı. Kader tanrıçası Menat’ın oğlu, Greklerde Zeus ve Diyonisus’a eş gelir. Nebatilerin Petra’da, Lübnan’da ve çok adının geçtiği gibi Hicr halkının baş tanrısıydı. Abd-ül Şira adındaki bir kabileyle yaptığı anlaşma gereğince onlara, toprağın altında, kayaların arasındaki çukurlarda biriktirdiği sulardan vereceğini Vaat eden bir Arap tanrısıdır. El Kalbi ’ye göre, Ben-i Haris kabilesince ona tapınılmıştır. En büyük, görkemli tapınağı Petra’da kare şeklinde siyah taştan yapılmıştı. Kendisinden sonra Dionisias adını alan Soada şehrinde önemli bir başka tapınağı vardı. Şarap tanrısı Dionysus’un adına Ağustos ayında özellikle üzümcülüğün bereketi adına bayramlar kutlanırdı.

Petra ve Elusa’da Epfanius adına 25 Aralıkta Arapça “Kkhbou- Kekekbou” adlı bakire adına düzenlenen bayramlarda Düşara’ya adına ilahiler söylenilerek tapınılırdı.

Doğal olarak gelişmiş memeleri ile genç Arap bakiresi “Ka’ab’ı” hatırlatmaktadır fakat tanrının taştan doğduğuna inanılan yorumuna göre “Ka’b-Kube-Küp- Mekke’deki Kâbe’nin de olması muhtemeldir. Ama “Es Şara” adında muhtelif başka yerler de vardı ve erken dönemlerdeki kültün hangisinden doğduğunu yorumlamak gerçekten zordur. Bereketli, nemli topraklarda zengin bitki örtüsünün bulunduğu yörelerde bu adın bulunması kolayca ibadetin merkezi olmuş arı Arabistan ülkesinde bir nokta gibidir. “Güneşe tapınma” ile bağlantı kurulabilecek kış gündönümü zamanında kutlanılan bayramlarda “altın adak sunuların parıldadığı bütün tapınaklardaki putların altında altından bir kaide bulunurdu. O “bereketli sebzelerin sahibiydi” ve “güneş tanrısının da karakterine vurgu yapıyordu.

El-LL :  (Yemen’de Astar); Güneybatı Asemitik Araplarında EL, ay ve güneşi idare eden, baş tanrıydı. Güneş ve Ay aralarında tercih ettikleri yer için savaşırdı. Güneş Ayı yendiğinde gece, Ay Güneşi yendiğinde ise gündüz oluyordu. Mısır’ın Horus-Set kavgasından alınmış olduğu açık olan bu Mit’e Araplar inanırlardı.

Ugarit metinlerinde El, tanrıların meclisinin bulunduğu ve toplandıkları Leyl (Gece demek-Muhtemelen dünya dışı kozmik-göksel bir dağdı.) adlı bir dağda oturmaktaydı ve tanrılar topluluğunun en üstünüydü.

Kuzey Araplarında Safa bölgesinde “El’e” ayrı bir tanrı olarak ibadet edilirdi. Kişi adlarında “Vehb-el, Vehbil- El’!in hediyesi, Abdil- El’in kölesi-kulu” gibi adlara eski Sabii’lerden günümüze kadar rastlamak mümkündür. Eski metinlerde tanrı anlamına gelen “Layal” ve gene başka bir eski metinde El’in bir biçimi olarak “Uval” adlarından türemiş olabilir.

İ.Ö.7.yüzyıla ait Anadolu Aslanlı Taş harabelerinde bulunan bir nazarlıkta, El Lah’ın, “EL’ine” atıf yapılır; “Bizim için, bütün tanrısal varlıklar ve kutsal olan grubun en büyüklerinden en kutsal olanı cennetin ve ölümsüzlüğün  sahibi ile ebedi bir bağ kuruldu. Asur onu bizim için yaptı.

Metin, Cross’un (1973 S.17) çevirisi ile şöyle devam etmektedir;

-“Ebedi olan (Olam) bizimle yeminli bir antlaşma yaptı.”

-“Aşera bizimle bir antlaşma yaptı.”,

-“El’in bütün oğulları ve,”;

-“Ve, büyük meclisin en kutsal olanı,”,

-“Eski dünyanın ve cennetin teminleri ile.”.

Ugarit metinlerinde, tanrı El,”TORU-EL-Boğa Tanrı-Akdeniz Bölgesindeki Toros Dağlarına adını o vermiş”,Batnyu,binwati-(yaratıklarının yaratıcısı),’ebu bani‘ilitanrıların babası),’ebu adami “adamın-adem’in-insanın babası” ,qaniyunu’olam ebedi yaratıcı, her şeyi bol yaratan”, İbrani metinlerinde el olam-“ebedi, ölümsüz-baki tanrı-(Hüvel Baki),Yaratılış 21:23” olarak geçer. Diğer adları arasında; ak sakallı-yaşlı danışılan akıllı, Hatikuka “yaşlı büyüğünüz”, Malku –Kral, sahip, ebu samima “yılların babası”, el gibbor “ savaşçı” olarak da geçer.

El Kays; Eski bir pagan Arap tanrısıdır. Hişam El Kalbi, “Kitab el Esnam –Putlar Kitabı” adlı kitabında bu tanrıdan bahsetmemektedir. Adı ortadan kaybolmuş bir tanrıdır. Ancak “Abdilkays – Abd El Kays- Kays’ın Kölesi” ve “Emrulkays- Emr-ül Kays- Kays’ın Emiri” gibi Arap adlarına bakıldığında böyle bir tanrının varlığı görülmektedir. Nebati metinlerinde El Kays ve El Hicr’de bir tapınakta değişik anlamlarda  “Kays” adına rastlanılmıştır. De Goeje, El Hemdani’nin “Ceziret-ül El Arab’ından”  bu anlamlardan birisinin “Tanrı” demek olduğunu çıkarmıştır.

YILDIZ DİNLERİ

Arabistan’da Güneş dişi bir Tanrıça, Ay da erkek bir Tanrı olarak görülmüştür. Allah ismi Ay Tanrısına verilen muhtelif isimler içinde şahsi özel ismidir.

Allah, Ay Tanrısı Güneş Tanrıçası ile evlenir. Birlikte üç tanrıça üretirler. Bunların isimleri, ”El Lat”,”El Uzza”, ve “Menat” tır.

 “Allah’la beraber daha küçük tanrıçalar olarak ve Allah’ın Kızları adlarıyla tapınıldılar.

El belirteci ve Lah adının birlikte söylenmesinden oluşur. Bazı dil bilimcilerine göre “Tek Tanrı” demektir. Tevrat’ta bu adın çoğulu olan “Elohim veya Eloah” adı kullanılmıştır. Hicaz Araplarınca tapınılan ve kızlarından biri olan El Lat da “Lah’ın dişil halidir.

Aramiler tanrı anlamında “Elaha” derler. El belirteci Arap dilinde “Baba ve tanrı” anlamına da gelir.

İslam öncesi Araplarında Mekkelilerce en üstün tanrı, dünyanın yaratıcısı ve yağmurları veren gök gürültüsü ve yıldırım tanrısı olarak tapınıldı.

Mekke dininde yeri belirsiz olmasına rağmen bazen tanrılar arasında ast olarak da kabul edildi. Mekkeliler Allah ve cinler arasında akrabalık kurarak onu erkek ve kız çocukları olan bir tanrı olarak da tanımladılar.

El-Lat:  Arabistan’daki bereket tanrıçası.  Mekke’nin üç baş tanrıçasındandır. Bu üç tanrıça Mekkelilerin inancına göre Tanrı’nın kızlarıydı. Petra’lı Nabatlılar tarafından da tapınılan Lat, Nabatlılarca Yunan Athena ve Romalı Minerva ile denk tutulmuştur. Wellhausen’e göre, onlar Lat’ın Hubal’ın annesi olduğuna inanıyorlardı.

Hişam bin el-Kalbi tarafından yazılmış Putlar Kitabı`na (Kitab el-Esnam) göre, İslam öncesi dönemde Araplar onun Kabe’de yaşadığına inanırlardı ve Kabe’de ona ait bir put bulunurdu.

Bu ilahın adı, İslam dışı ve dönemin insanlarının tapındıklarından olarak İslam’ın kutsal kitabı olan Kuran’da geçer. Necm Suresinde adı bir diğer Arap mitolojisi figürü Uzza ile birlikte anılır:

“Siz de gördünüz değil mi Lat ve Uzza’yı?”

Bir sonraki ayette de bir diğer Arap mitolojisi figürü Menat’ın adı anılır. Sıklıkla üçü bir tür tanrıça üçlemesi meydana getirdikleri şekilde ilgili yazınlarda yer bulmuşlardır. Bu üçlemenin başı konumundaki Lat’a, Arap mitolojisinde sıklıkla, her şeye gücü yeten baş bir tanrının, el-Lah’ın kızı olarak tapınılmış olsa da, bazı bölgelerde baş tanrının bir tür eşi konumunda da tapınıldığı olmuştur. Bununla birlikte genel kanı İslam öncesi Mekke’de, ayetlerde de adı geçen, üç tanrıçanın “Allah’ın kızları” olarak anılmış olduğudur ki bu eylem Kuran’da yerilerek yer bulur.

Arapların en eski mabutlarından olan ve güneşi temsil ettiğine inanılan bir tanrıça sayılan Lat, kalıntılarda bazen güneşin bir parçası, bazen çıplak bir kadın, bazen de bir at olarak tasvir edilmiştir.

“Mu’cemu’l-Büldân”da anlatıldığına göre Lât, Tâif’te idi. Sakif kabilesi, beyaz bir taş üzerine onun beytini kurmuş ve ona bakıcılar tayin etmişti. Başta Kureyş olmak üzere bütün Araplar ona hürmet ederlerdi. Bakıcıları da, Sakif kabilesindendi. Yeri, bugünkü Tâif Mescidinin sol minaresinin bulunduğu tarafta idi.

HİLAL AY SEMBOLÜ

Arap kültüründe ve bütün orta doğu boyunca başka yerlerde de Ay Tanrısına ibadetin sembolü “Hilal’dir.

Arkeologlar, Ay Tanrısına tapınmanın bir işareti olarak başlarının üstünde hilal bulunan birçok tanrı ve tanrıça heykeli ortaya çıkardılar. Aynı anlamda da Mısır Tanrılarının başında da güneş resmedilmişti. (Babil Enuma Eliş Destanında olduğu gibi Tiamat (Dünya) ve Kingu (Ay) güneşten koparak oluşan ilk iki gezegendir.

Marduk Tiamat’a savaş ilan ettiğinde onun bir kadın olduğunu söyler. Destanın sonunda da insanı “Ay-Kingu”nun kanından yaratır. Buna göre de El Lat-Merkür, El Uzza Venüs ve Menat-Dünya olarak anlaşılmalıdır. Hristiyanlıktaki “Üçleme -Teslis’in de Güneş, Ay ve Dünya ile ilişkilendirilmesi yanlış olmaz. İsa ve Havarilerinin ve de meleklerin başlarındaki hale Mitra-Zerdüşt inancı, Mısır ve Sümer İnançlarının sembolü olan “Güneş” i temsil etmektedir.)

Bundan dolayı Hz. İbrahim’den itibaren İbrânice veya Süryânice gibi diğer bir dilden Arapça ‘ya geçmiş olduğu üzerinde düşünülüyor ve bu dillerden Arapça ‘ya geçtiği görüşünü ileri sürenler oluyor.

Fakat Âd ve Semud hikâyelerinde ve daha önce yaşamış olan peygamberlerin dillerinde de yalnız anlamının değil, bizzat bu özel ismin de dönüp dolaştığını anlıyoruz ve İbrânî veya Süryanî dillerinin de mutlak surette Arapçadan önce olduğunu da bilmiyoruz.

Bunun için kelimenin Arapça ‘da daha önce kökten ve katıksız Arap olan ilk devir Araplarına kadar varan bir tarihi bulunduğu açıktır.

Bundan dolayı “İsrail, Cebrail, Mikail” kelimeleri gibi İbrânice’den Arapça’ya geçmiş yabancı bir kelime olduğunu zannetmek için bir delil yoktur.

İkincisi; Arap dilinin aslında, Arapça olmayan bazı yabancı kelimeler hakkında dikkatli olmayı gerektiren birtakım özel incelikler vardır ki, bunlarla bir kelimenin aslını incelemek mümkün olur.

Eğer el” belirleme edatı ise kelime herhalde başka bir şeyden nakledilmiştir ve yüce Allah’a isim olarak verilmesi ikinci bir kök sayesinde mümkündür. Fakat bunun başlangıçta Arap dilinde diğer bir isimden veya sıfattan alınmış olması mümkündür ve asl olan budur.

Belirleme edatı “el” kalkınca da “lâh” kalır. Gerçekten Arapça’da “lâh” ismi vardır. Ve Basralı âlimlerin büyük bir kısmı bundan nakledildiğini söylemişler. “Lâhgizlenme ve yükselme mânâsına fiilinin mastarı olduğu gibi bundan “ilâh” anlamında da bir isimdir ve bundan “lâhüm“, “lâhümme” denilir.

Kuran Surelerinden yer, nesne veya kişilere ait  “adlarla başlayan sureler de böyle yazılır ve okunur;

El Fatiha, El Bakara, El Maide, El Araf,El Enfal ,El Arabiyye,El Suriye,El Cezire, El Mustafa, El Kadir gibi.

El Mukah-LLMUKAH”;Ortadoğu dinlerine kaynak olan Mısır dinlerinde “Lah” adı;, Güney Arabistan’daki Sabiilerin, “yapay sulamaların koruyucusu” olarak tapındıkları, baş şehir Ma’rib yakınlarındaki Sabii halklarının tapınaklarının tanrısıydı.

Arapların, ”baba AY, anne Güneş ve oğul Venüs” tanrı üçlemeleri keşfedilinceye kadar, El Mukah, ay tanrısı olarak düşünülmüştü.

Son zamanlarda yapılan çalışmalar, Öküz Başlı olarak bilinen Güneş tanrıçasının erkek eşi “bereket ve Şarap tanrısı” ile birleştirilmiş Güneş Tanrısı olduğunun altını çizmektedir.

El Ukaysir;  Hz. Muhammed dönemlerinde Arabistan’da “aksar- kalın, sert, kısa enseli” anlamında insan şekilli taş bir puttur. El Ukasir Kuda, Lahm, Cüddam, Amila ve Gatafan kabileleri Araplarınca Suriye bölgesinde tapınılmıştır. El Kalbi, “Kitab el Esnam kitabında “AnSab” taşının kutsal yerlere, giysilere, adak kurbanlarının atıldığı hendeklere hacıların ilahileri eşliğinde atılırdı, demektedir. Wellhausen ise İbn Kalbi bu tanrıyı sınır anlatmıştır. Binalara izinsiz girenleri önlemek için çömelmiş şekilde heykelinin yapıldığı bu tanrı adını “Ukaysir” olarak bir kabileye de vermiş olduğundan bireyseldir ve hatta kılıç tanrısıdır.

Elibol veya Eglibol Arapça=Eski Suriye Palmira’da Ay Tanrısıydı. Adı da “BEL’in Buzağısı” demekti. Elibol, bazen omuzlarına kadar başını çevreleyen bir hale ile resmedilmişti. Bu resimlerden birisinde başını çevreleyen hale, hilal veya orağa benzer şekilde tasvir edilmişti. Elibol, ünlü teslis (üçleme)içinde Güneş tanrısı Yaribol (Yarhibol) ile ilişkilendirilmiştir.

El Kaum =Nebatilerde ,gece ve savaş tanrısı olarak tapınılır, kervanların koruyucusu olduğuna inanılırdı. “İnsanların arkadaşı” adıyla da anılırdı. Gene Nebatilerde, “Şerefine toprağa içki dökülmeyen, içki içmeyen, ihsanı, ikramı bol bahşeden, tanrıydı.

El Malik; Bir çok Arap tanrıları arasında “El Malik -Kral” adıyla tapınılırdı. Kuran’da Allah’ın “99” adından birisi olmuştur.

Hadad, Hadad Raman (Grek), Ba’al Hadad, Hadu, Adad, Yahweh, ; Kuzey batı semitik Araplarında Haddu, Akadlarda Adad, Hititlerde Teşub, Teşub-Hadad, Ba’al Hadad, Ba’al Hadad-Yahwehadlarıyla tapınılan yıldırım tanrısıydı. Diğer yandan Mısır’ın Set’i, Grek’in Zeus’u, Roma’nın Jüpiter’i olarak Jüpiter Dolichenus adıyla tapınılan tanrısıydı.

Ugarit metinlerinde,(İ.Ö.2300-Suriye-Ugarit) bitkilerin çimlenmelerinden yeşermelerine bereketin ve bolluğun onun arzusu ile gerçekleştiğine, yağmurun yağmasını ve göklerin yönetimini elinde bulunduran Ba’al/Hadad göklerin tanrısıydı. Tarımla uğraşan bölgelerdeki insanların büyümelerini sağlayan hayatlarını koruyan tanrıydı. Yokluğu kuraklık, kıtlık, açlık ve savaş çıkması demekti. Hatta batı rüzgârlarının geldiği dağla da ilişkiliydi.

Tevrat ayetinde Yahweh’in kuvvetli doğu rüzgârları ile İsrail oğullarını Kızıldeniz’in karşı tarafına Ey Lat körfezine taşıma olayının anlatılmasında görülmektedir.

Hadad ayrıca Tevrat’ta Aram Kralı bahsinde görülür. Ba’al’ı yücelten, ululayan adları arasında Baal Gad, Baal Hamon, Baal Hazor, Baal Hermon, Baal Judah (Yudah),Baal Meon, Baal Perazim, Baal Shalisha (Şalişa-şelişe) ve Baal Tamar da vardır.

Baal Meon Kenan bölgesinde, Ölü Deniz’in doğusunda kullanılan bir adıdır. Dişil adları arasında Baalah,Bealoth (Bealot),Baalath (Baalat) şeklindedir. Bazen yüksek yerlere bu adların verildiğini görürüz. Baalat Dağı ve Necef’te Baalah-Bira/Bealot şeklindedir.

Efsanelerdeki kayıtlarda Hadad, Adados ya da Grek Hadad Ramân’ın bozulmuşu olan çoğunlukla Demarus olarak kabul edilmektedir.

Hadad, Gök tarafından hamile bırakıldığında tanrı Dagon’a köle olarak verilen Gök’ün oğludur. Bu kaydın geçtiği efsane, Hadad’ın ebeveynliğinin hesabını görünüşte Ugarit geleneği ile birleştirerek Dagon’un oğlu yapmaktadır. Eşiti olan Akad tanrısı Adad ise Gök tanrısı Anu’nun oğludur. Anu’nun oğluna benzeyen Hitit tanrısı Teşub ile eşleşir. Aslında her iki efsanede de Hadad ya da Adad sonunda “gök’ün oğludur.

Başka bir efsaneye göre Gök, Pontus (Deniz) ile savaşır. Gök Hadad ile birleşir. Hadad karışıklığı üstlenir ancak bozguna uğrar. Bu konuda bir daha bahsedilmez. Efsane metinleri, Ugarit dilindeki tanrı El’in oğlu Mot’u Muth yaparak ugarit metinleriyle uyuşmaktadır.

Havkem-; Hevkem “akıllı olmak” kökünden gelir. Yemen’in Adalet Tanrısıdır. Diğer adalet tanrısı Anbay-Havkem-ile birlikte adaleti sağlarlar ve Kataban’da ikisi birlikte anılırlardı.

Muhtemelen Babil tanrıları olan Nabu ve kader, bilim tanrısı ve tanrıların sözcüsü olan Merkür’ün (Sabah ve Akşam yıldızı) ikiz görünümlerini temsil etmekteydi.

Hevl; Hadramet’te, Hevl, muhtemelen ay tanrısıydı ve bazı kabilelerin de koruyucusuydu.

HUBEL( baba), Habbal- Habbel (İbr), El Lah-Allah, El Hakim; Ay ve Gökgürültüsü, bereket Tanrısı.

Arap dilinde  “Habbe” tahılın bir tekinin adıdır. Buğday tanesi gibi. Birden fazlası “hubûb”, onun çoğulu “hubûbat”tır. Kuranda Allah’ın büyüklüğü anlatılırken, ” Toprağa gökten su indirdik, ondan dâneler çıkardık” (Rahman 55;12,13.) ayetlerini hatırladığımızda Suriye- Filistin kökenli bu Arap Ay tanrısının adını Hub-El şeklinde açtığımızda Hububattan “Hub” kökünü aldığımızda “El”in de tanrı anlamına geldiğini hatırladığımızda “Tanelerin Tanrısı” adını elde edebiliriz. Sümer mitlerinde de tanelerin göklerdeki kendi gezegenlerinden getirildiği geçmektedir.  İlk ay tanrısı Enlil’in de sıfatlarından birisi de “Tanelerin tanrısı”dır.

Hubel, özellikle Suriye Araplarında“Ba’al” a karşılık gelen Ay tanrısıydı. Suriye’de “erkek” şeklinde bir heykeli bulunmuştur. En yüksek onura sahip Yağmur bereket tanrısıydı.

Suriyelilere göre Babil İmparatorluğunu kuran ve gökyüzünü ve ondaki varlıkları düzenleyen çift karakterli güneş tanrısı Baal- Bel” olarak tapınıldı. Habba’al, Heredot’a ve ondan çeviri yapan Rawlison’a göre Arapların Jüpiteriydi Kâbe’ye Suriye’den getirildiğine inanılır.

Kureyşlilerin bir zafer kazandıklarında “Çok yaşa Hubel” diye sevinç çığlıkları attıkları bilinir.

İslam öncesi Arapları Kâbe’de sayısız tanrılar, yarı tanrılar, şeytanlar, cinlere ait heykeller, remzler, semboller barındırırlardı. Bunların yanında birçok kabilelere ait de tanrı heykelcikleri bulunurdu.

Bunların en büyüğü, tanrıların baş tanrısı olarak bilinen Hubel (Baba) idi. Kırmızı akik taşından yapılmış insan şekilli bir heykeli vardı. Sağ eli kopunca altından bir el yapılarak yerine takıldı.

Üç Tanrıça (Ulu Kuğular.) Kuran Necm Suresi Ayet 53’de adları geçer ve ayette onların “dişi” olmadıkları, melek oldukları vurgulanır.

El Lat = Taif’te heykeli  bulunan, üç saygı duyulan puttan birisiydi. Kelime olarak “LAT” LAH’ın “dişil” halidir.

El Uzza (Venüs), El Lat Güneş ve Menat (Ay) Kur’an Necm Suresi 21,22.,23.24.ayetlerde “onlara (meleklere) dişi denilemeyeceği” işlenir.

El Uzza = Adı,” En güçlü olan” ya da “Güçlü” anlamlarına gelen, bereket tanrıçası, saygı duyulan üç idolden birisiydi. Azize anlamına da geldiği öne sürülür. Araplar, savaştan önceleri kılıç tanrıları olan Hubel (El Lah) den zafer diledikten sonra Uzza’dan da yardım isteyerek ona verdikleri önemi gösterirlerdi. Uhud Savaşında Kureyşlilerin “Uzza’nın çocukları, Hubel’in çocukları” diyerek orduya güven arttırıcı telkinler yaptıkları bilinir.

Hicaz’ın yanı sıra Irak, Şam, Nabat ve Safa gibi bölgelerde de tapınılan Uzza, Kureyş’in en büyük putlarındandı.

Uzza, Nahle’de bir ağacın yanında bulunan bir puttu. Gatafan kabilesi ona tapardı. Bu putun bakıcıları, Sayreme b. Murreoğullarındandı. Hubel gibi Uzza da, Kureyşliler tarafından korunmak için çağrılırdı.

Geç dönem putperest (pagan) Arap şiirinde Uzza güzelliğin simgesi olarak geçmekteydi. Her ne kadar Uzza’nın Güney Arabistan’daki varlığı kısa denilebilecek bir zaman dilimi içinde yok olmuşsa da, kuzeyde Nabatlılarca Petra’da varlığını sürdürdü. Nabatlılar başlarda Arap isimlerine sahip ilahlara sahipken, daha sonra bu özgün ilahları Hellenistik tanrı ve tanrıçalarla özdeşleştirmiştir. Bunun sonucu olarak, Uzza da İsis ve Afrodit ile ilişkilendirilmiştir. Petra’daki kazılarda İsis/Uzza’ya adanmış bir tapınak ortaya çıkarılmıştır. Bu tapınak içinde bulunan bazı oymalardan esinlenerek Kanatlı Aslanların Tapınağı olarak anılmaktadır. Uzza ismi Petra’daki kitabelerde kayıt edilmiştir.

Ayrıca İbn İshak’ın Şeytan Ayetlerinde de geçer. Uzza Hz. Muhammet zamanında Halid Bin Velid’e öldürtülmüştür. Bu yüzden ona Allah’ın kılıcı adı verilmiştir.

Menat =Tanrı, ölüm ve kader anlamına gelen “Mena” sözünden türetmedir. Mekke’nin başlıca üç tanrıçasından birisiydi, Arapların onun kaderin tanrıçası olduğuna inanırlardı. Arap din âlimlerinden Hişam İbn El Kalbi’nin (737-819) Arap tanrılarını anlattığı Kitab El Asnam’da geçtiğine göre, Menat Arap tanrılarının en eskisiydi. Araplar ona olan saygılarını göstermek için çocuklarına Abd Menat, Zeyd Menat gibi adlar verirlerdi. Mekke ve Medine arasındaki Kudayd’da Muşalla sahiline onun heykelini dikmişlerdi.

Şam tarafından getirip Kâbe’nin etrafına diktiği rivayet edilmektedir. Bu put, Huzeyl ve Huzaa’nın putu idi, ancak Kureyş ve diğer Araplar da ona tapar, kurban ve hediyeler takdim ederlerdi. Bu putun daha sonra Kudeyd’e dikildiğini, Evs ve Hazrec kabilelerinin onu ziyaret etmedikçe hac ibadetlerinin tamam olduğuna inanmadıkları nakledilmektedir. Nihayet hicretin sekizinci fetih senesi Resulullah Medine’de n dört veya beş gün ayrıldıktan sonra Ali b. Ebî Tâlib‘i Menat‘ı yıkmak üzere gönderdi. O da gidip yıktı ve ne varsa hepsini alıp getirdi. Getirdiği şeyler arasında Mıhzem ve Resub adında iki de kılıç vardı. Resulullah onları Hz. Ali’ye verdi. Bunlardan birinin Zülfikâr olduğu söylenir. Bu putun bakıcısı, Ezd kabilesinden Gatârif idi.”

Manat veya Manah, Arap mitolojisinde bir tanrıça. Arabistan’da tapılan tanrıçalardandır, özellikle Mekke şehrinin üç baş tanrıçasındandı. İslam dininin kutsal kitabı Kuran’da da geçer. O dönemlerde bu üç baş tanrıçanın Tanrı’nın kızları olduğuna inanılıyordu. Petra’daki Nabatlılar onu Manawat ismiyle anıyor, onu Greko-Romen tanrıça Nemesis ile denk tutuyor ve Hubal’ın karısı olduğuna inanıyorlardı.

Kureyş’in yanı sıra başka pek çok kabilenin daha takdis ettiği deniz kıyısında bir tapınağı bulunan kader tanrıçası Menat, özellikle Hicaz bölgesinin en ilgi çeken tanrıçalarından biri olarak kabul ediliyordu.

Yâkûtu’l-Hamevî, “Mu’cemü’l- Büldân“da Uzza’yı anlatırken: “Kureyşliler Ka’be’yi tavaf ederken “Lât, Uzza ve üçüncü olarak da öteki put Menat hürmetine, çünkü onlar ulu kuğulardır, her halde onların şefaatleri umulur.” diyorlardı. Ve de onları Allah’ın kızları kabul edip şefaatlerini bekliyorlardı.

Ay Tanrısına tapınan Sabii dinine inanan Filistin Kiptilerinde Inanna aşağılanmış dişi şeytandı ve Tanrının kızıydı.

Strasbourg Üniversitesi İnsan Bilimleri, Din ve Tarih Araştırmaları bölümünden Fransız yazar J.E. Menard’ın Nag Hammadi Metinleri adlı kitabında Sabilerin ve Sabilikten etkilenen Kenan/Filistin, Lübnan bölgesi ve İsa’nın memleketi Nasıra Yahudilerinin dini inançlarında “Inanna” hakkında Mandeanların (Harran Irak Sabiileri) Kutsal Dua Kitaplarında yaşamın açıklanmasına Ruha’ nın, kendisini cennetten kovan babası Allah’a tepkisini okuyoruz;

Ruh (Ruha)sesini yükseltti

Yüksek sesle bağırdı ve “ Babam, Babam”,

Beni neden yarattın? Tanrım, tanrım,

Allah’ım, beni uzaklara neden sürdün

Beni mahrum ettin ve yeryüzünün derinliklerine bıraktın

Ve karanlığın en alt karanlığına

Oraya çıkmaya gücüm olmasın diye?

Jacques E. Menard, bu dua metninin İsa’nın doğduğu ve yaşadığı yıllarda yani Miladi “sıfır” yıllarında Filistin Kıptilerince yazıldığını tespit ettiklerini ancak dua metninin kökeninin birkaç bin yıl öncesine ait olabileceğini belirtmektedir. Irak, Filistin ve Harran Sabilerinin İbrahim peygamberden önce yani M.Ö. 2.000’lerden önce “La ilahe illallah (Allah’tan başka tanrı yoktur.)” dedikleri tespit edilmiştir. Zerdüştlerinde İsa peygamberden en az 600 yıl İran’lı tarihçilere bakılırsa 16.000 yıl önce “Ahura Mazda’dan başka tanrı yoktur” dedikleri yazılmaktadır.

Kuzah; Gök kuşağından yayı ile vuran sonra da bulutların üstüne asan eski bir Arap yıldırım tanrısıdır. Gök kuşağı anlamına gelen “Kaus Kuzah- Kuzah’ın yayı” bileşik kelimesiyle karşılaşıyoruz.  Hatta Kuzah, Mekke’de kutsal topraklarda hac yapılan yerde ateş yakılan bir yerin adıdır. İslami bilgilerde bu tanrı hakkında yeteri kadar mantıklı bilgi yoktur. Bulutlardan gözleyen “şeytan” olarak da tanımlanmıştır. Gök kuşağı Allah’ın,  Allah’ın peygamberinin, cennetin, bulutların yayıdır, cennetin işareti vs.vs. olduğundan kelime Allah ile ilişkisini kaybetmektedir.

Ka’hil (Aştar Şarika); Arap krallığının merkezi Kâhta’nın Karyat-ül Fav’ın Dü Semavi tarafından asimile edilmiş milli tanrısıydı. Güney Arabistan’da, aksine Karya’daki Arap metinlerinde Aştar Şarika adıyla tapınılan bir Sabii tanrısıydı.

Arap tanrıları genellikle Öküz başlı, yılan, yıldırım ve nadiren de insan şekilleriyle temsil edilmişlerdir.

Melekbel: Palmira’da (Şam’ın 215.km. kuzey doğusunda bulunan Arapların Tadmur adını verdiği şehir)”Ba’al’ın Mesihi” adıyla bilinen güneş tanrısıydı. Mesih veya Tanrının meleği de denir. Başının arkasında yuvarlak güneş veya ay halesi bazen de Hilal halesi ile resmedildiği tespit edilmiştir. Hıristiyanların Hz. İsa’yı başında “güneş halesi” ile resmetmelerinin kökeni budur.

Menaf : (Arapça) Mekke kutsal alanında tapınılan, Kureyş kabile tanrısıdır. Hakkında başka tarihsel bilgi yoktur, Kureyş kabilesinde sık rastlanan Abdulmenaf ismi ona adak olarak konulurdu. Arap kadınları onun heykelini okşarlardı ancak, aybaşı dönemlerinde ona el sürmelerine izin vermezlerdi. Halen ülkemizde dâhil “Abdulmenaf-Menaf’ın Kölesi” adının kullanılması yaygındır.

Mot (Ugarit- Ölüm); Ugarit tabletlerinde adı “ölüm” anlamına gelir. “El’in oğlu, ölümün tanrısı, kıtlık, kuraklığın ve yer altının tanrısı” adıyla kişileştirilmiştir. İnsan ve tanrıları da yiyebilen bir tanrıdır. Ba’al’i de yemeye geldiğinde Ba’al buzağı şekline girer ve yam onu afiyetle yer.

Nasr (Akbaba); Akbaba veya Kartal başlı olduğuna inanılır. Yezid inancında tanrının ilk altı günde yarattığı meleklerden Cuma günü yarattığı Şemnail adlı melektir. Mushaf-ı Reş’te geçen diğer adı da Nasır-ed-din’dir, Nasreddin olarak kullanılır. Kuran’da Nuh zamanından beri tapınıldığı geçmekteyse de Sabiilerin Nasr adlı tanrıları vardır.

Nuh Suresi 23 – Dediler ki: “Sakın tanrılarınızı bırakmayın, ne Vedd’i, ne Suva’ı ve ne de Yeğus’u, Yeûk’u ve Nesr’i.”

Yemen’de Sebe toprakları denen bölgede Belha adlı yerde tapınağı vardı. Himyer kavminin bazı kabilelerinin ona taptığı bilinmektedir. Zu Ru-ayn kabilesinin tanrısıydı. Nuh/23 ayetinde diğer Nuh kavmi tanrıları ile birlikte anılır. İnsan şeklinde betimlenen totemi vardı. Sümerli’lerden bölgeye gelen inanca ait bir tanrı olması kuvvetle muhtemeldir. İslam kaynaklarında atalar kültü ile birlikte ortaya çıktığı belirtilmektedir, bazı tefsirlerde Adem’in çocuklarından birisi olarak adlandırılmaktadır. Mekke bölge halkınında taptığı bir tanrıdır, muhtemelen Mekke kutsal alanında bir totemi vardı.

Sümer’in Atra Hasis, Babil’in Ziusudra’sı tufan’dan insanları kurtaran ve göklerde suların başı olarak anılan, muhtemelen Irmak Takımyıldızı ile Şira Yıldızı bölgesine tanrı olarak atanan tanrıdır. Sabiiler ondan ürediklerine inanırlar.

Nuha (NHY=AKIL); Kuzey Arabistan Arap kabilelerince Güneş Tanrıçası olarak ibadet edildi. Ruda ve Atarşemayin ile birlikte “üçlü tanrıları teslisini”  oluşturdu. Asur krallarının yıllıklarında “güneşin yükselmesi” anlamında Nuha’dan bahsedildi.

Güneş ve özel bir akıl ile ilişkilendirilmiştir.

Dierk Lange, İsmail soyu Kuzey Arabistan Araplarının ataları olan Kedarların ve kuzey Arap federasyonlarından Yumuil’lerin “üçlü tanrılar meclisini” oluşturduğunu yazmıştır.

Necd bölgesi Araplarında Nuha, güneş tanrıçasından ve ötekilerinden bir hediye anlamına da gelmektedir. İ.Ö.9.ve 4.yy.lar arasında Hadramevt, Kataban, Main ve Awsan’da Güney Arabistan halkları arasında da tapınılmıştır. Buralarda Venüs’ü temsilen Astarte, Güneşi temsilen Yam, Ay’ı temsilen Wadd, Amm, Sin’in değişik adlarından olan tanrılarla eşleştirilmiştir.

Nergal (Arami),Nergal (Tiberya), Nirgal (İbr.),Nirgali;Tell İbrahim’in tepelerinde Kütah’ta bir kültün baş koltuğundaki Babil tanrılarından birinin adıdır. Yahudi Tevratında Krallar Bölümü II.Blm;17:30’da Nergal adıyla Enlil ve Ninlil’in oğlu olarak geçmektedir. Sadece güneşin belirli bir evresinde Samaş’ın bir parçası olarak, güneş tanrısının parçası şeklinde görünür. İlahi ve mitlerde Nergal savaş, salgın hastalıkların tanrısı ve Mezopotamya’nın güneş döngüsü içinde öğle vaktini, gündönümü vaktini de temsil etmektedir.

Diğer yandan yeraltı dünyasında oturan (Aralu veya İrkalla olarak da bilinen ölüler ülkesindeki bir mağarada olduğu sanılır) özel tanrılar panteonunun başında durur. Kendi başına idare eden Aralu’nun eşi, yalnız hanımefendisi, bir kez de Allatu (El Lat-ü-Allatü) yani yer altı tanrıçası Ereşkigal ile de eşleştirilmiştir. Bazı metinlerde Ninazu, Nergal ile Allatu-Erşkigal’in oğludur. Aslında Nergal’in eşi Laz’dır. Değişmeyen ikonografide bir aslan gibidir, sınır taşlarında bir aslanın başına konulmuş bir gürz ile tasvir edilir. Mars ile eşleştirilmiştir. Adının açılımı üç parçalıdır. “Ne-uru-gal-Büyük ikametin tanrısı” onun yeraltındaki tanrılar arasındaki konumunu ifade etmektedir.

Yunan mitolojisine Heracles- Herkül ve savaş tanrısı Mars olarak geçmiştir. Hititlilerde Aplu adıyla bilinir. Akadlılar ona Aplu Enlil (Enlil’İn oğlu) diyorlardı. Şippuliliuma dönemindeki “veba yıllarında”, Mısırdan yayılan salgın veba hastalığını çıkaran tanrı olduğuna inanılır.

Demonolojide, ateş tanrısı, çöl tanrısı olmanın yanında güneşin olumsuz etkilerinin yer aldığı yer altı tanrılığında ve hatta Yahudilik ve Hıristiyanlık dinlerinin birisinde bir tanrı olarak Nergal demon adlı bir cin olarak hatta şeytan olarak da anılmıştır.

İslam inancına kabirde ilk sorguyu yapacak olan bir dudağı yerde diğeri gökte olan elinde gürzüyle günahı yüzünden insanı tuz-buz eden sonra yoğurup tekrar insan yaptıktan sonra öteki günahları için aynı işlemi sürdüren siyahi meleği andırmaktadır.

Orotalt, Alilat, El Lat; İ.Ö, 5.yy.da yaşamış Grek tarihçi Herodot’a göre Orotalt, Dionysus (Diyonisus) ile aynı kişiliktedir. Tapınaklarda başının etrafını traş eden (Hac’da yapılır) veya Diyonisus gibi yuvarlak kestiğini söyledikleri Cennetin Afrodit’i veya Diyonisus dışında başka tanrıya inanmazlar. Diyonisus’a Orotalat, Afrodit’e Alilat derler.”

Orotalt, Ürdün ve Kenan’da oturan Nebati Araplarınca da, Kuzey Arabistan Araplarınca da Dü Şara- Düsares (Dağların tanrısı)  adlarıyla da tapınıldı.

Rub; Güney Arabistan tanrılarındandır. Aştar’ın annesi”, “Tanrıçaların annesi”,”LL’in Kızları” sıfatlarıyla bilinir.

Ruda,Arsu,Reşef (Talip, İstekli);Kuzey Arabistan Araplarınca tapınılan tanrıların en önemlilerinin başında geliyordu. Etimolojik yani isim bilimi açısından anlamı “Talip, İstekli” demekti. Koruyucu tanrılar arasında yer alırdı. İ.Ö.681-669 arasında Asur imparatoru olan Eşaraddon’un yıllıklarında Ruda adına rastlanılmıştır. Arap tanrıları arasından, aslından İngilizce ’ye Akadça’dan “Ru-ül-da-a-a-ü” den çevrilmiştir.

M.Ö.3000’lerden kalma koruyucu tanrıya ibadet kültüne ait Suriye tanrısı Reşef’in çifti olan Arsu/Ruda, sonraki Arami metinlerinde ve Palmiralılar arasında Arsu olarak bilinirdi. Dierk Lange, İsmail soyu Arap kabilelerinden olan Kedar kabilesi ile akraba olan kabilelerinin ve Yumuil federasyonunun ibadet ettiği “üçlü tanrıların” bir parçasını oluşturduğunu yazar. Lange’a göre Atarşemayin Venüs ile Nuha Güneş ile Ruda da Ay ile ilişkilendirilmişti. Ruda ile ilgili Necd Araplarının bazı metinlerinden “Ruda ile miyiz?” ve  “Ruda ile ağlıyor muyuz?” adlarında ilahi metinlerine rastlanılmıştır.

Sa’d :Eski bir Arap tanrısı olduğundan şüphe yoktur. Kâbe’de bulunan 360 putun önde gelenlerinden birinin adıydı.

Hicaz Bölgesinde İslam Öncesi Kurban ve Kâbe Putları; üçyüz altmış kadar dikilmiş taşlardı. “Derler k i, üçyüzü Huzâa’da idi…”.

Cidde kıyısında tapınağı ve içinde uzun bir kaya olan totemi vardı, (bu tip totemlerin erken dönemde kurbanların kesildiği sunak taşı olarak kullanıldıkları bilinmektedir, Kabe’deki ‘’makamı İbrahim’’ denilen taşta bu şekilde kullanılmıştır erken dönemde) Kinane boylarından Malik ve Milkan aşiretlerinin tanrısıydı. Mekke bölge halkının da taptığı bir tanrıdır, muhtemelen Mekke kutsal alanında bir totemi vardı.

Ayrıca Sa’d, Irak’ın Keldani Araplarının tanrılarından olan, kâinatın dört bucağında oturan ve insanları koruyan melek-cinlerin en başında gelen -Sad-Alap ya da Kirub adlarıyla anılır, İnsan yüzlü bir boğa şeklinde temsil edilirdi.

Arap astronomisinde Pegasus, Aquarıus- Kova, Capricorn- Oğlak takımyıldızları iyi şans getiren burçlardır. Bu da Sa’d’ın ne anlama geldiğini açıklamaktadır.

Yahudi melezi Hicaz Araplarında “tanrı adı” kullanmak diğer kavimlerde olduğu gibi yaygındı.

Sokrates İran’dan gelen Sufi dervişlerden etkilenerek Grek tanrılarının en büyüğüne tapınmayı seçmiştir. Tek tanrıcılığı yaymıştır. Ispartalılarla yapılan savaşta Atina’lı Grekler yenilince diğer tanrıların desteklerinin Sokratesin tek tanrıcılığı yüzünden gelmediğini iddia ederek onu “Ateist- Atheos- Tanrıları inkâr eden” olmakla suçlayıp idama mahkûm etmişlerdir.

Sin,Nanna (Sümer Şeş-ki, Nannar)-Suin; Mezopotamya mitolojisinde Ay tanrısıdır. Sümer tanrısı Enlil ile Ninlil’in oğlu olan Nanna Semitik Araplarda Sin olarak anılmıştır. Kuzeyde Harran’da, Mezopotamya’nın güneyinde Ur’da İ.Ö.2100’lere ait bir silindir mühürde Nanna-Sin’e oturarak ibadet eden iki başkan yüksek rahip resmedilmiştir. Nanna’nın gerçek anlamı henüz çözülememiştir. Ur ve Uruk’ta bulunan bir heceleme metninde LAK-NA ifadesine rastlanılmış, “NA”nın sesi tamamlamak için kullanılan bir ek olduğu sanılmıştır. “LAK- UNUG- URİM- Kİ” ulamalarından LAK (Nanna), UNUG(İkamet), Lak (erkek kardeş anlamında düşen tonda söylenir.) SES sesli okunuşta NA-AN-NA olarak söylenir. Teknik terimde “hilal ay”  demektir ve tanrı Dü Şakar’ı işaret eder. Ondan sonraki heceleme NANNA şeklindedir.

Bu çözümlemeden yola çıkarak “LAK-UNUG-URİM-Kİ” kelime dizisini “Erkek kardeş Nanna’nın Evi” olarak çevirebiliriz.

Semitiklerin tanrısı Su’en/Sin Sümer’in NANNA’sından farklı olsa da Akad imparatorluğu döneminde ortaya çıkan ayırımcılık dönemlerinde bu şekilde tanımlanmıştır. Asur dilindeki “NANNA-ar Suen” kelimelerinin Akadça okunuşu “na-an-na-ru” nur ve ay tanrısının lakabı olan “ilahi ışıkla aydınlatan-nur ve lamba” ile eş anlamlıdır. Asur’un ay tanrısının adı çoğunlukla EN-ZU (Anzu/Anka/Tavus-Şeytan)olarak okunur ve numarası da “30” otuz’dur.

En-zu veya An-zu Everenin yaratılışında var olan ve bütün mitolojilerde bulunan “Zümrüt-ü Anka kuşu” olarak bilinen kuşun da adıdır. Sümer tanrılarının bu kuşlar savaşları da kil tabletlerde resmedilmiştir.

En-zu,”Aklın Tanrısı” demektir. İ.Ö.2600-2400’lerde Fırat vadisinin geniş alanlarında Sin tanrılar panteonunun enbaşında yer almıştır.

Bu panteonda Sin’e “tanrıların babası”, “tanrıların başı”, “bütün şeylerin yaratıcısı” adlarıyla anılmıştır. Akıl, yıldızbiliminden yıldız falcılığına kadar her şeyde ay tanrısı ile kişileştirilmiş, ayın evrelerinin gözlenmesinde de kullanılmıştır.

Sin’in eşi, Utu/Samaş’ı (Güneş) ve İnanna /İştar’ı (Venüs) doğuran  Ningal (Büyük hanım)’dı. “Teslis (üçleme” meyli yüzünden evrenin kurulması Sin/Nanna ve çocuklarından ibaretti. Sin’in lapis lazuliden sakalı vardı ve kanatlı bir boğaya biniyordu. Üç ayaklı lamba kaidesinde hilal ay boyunca uzanan boğa, babası Enlil’inde (cennetin boğası) olduğu gibi remzlerinden birisiydi.

Önemli bir Sümer metninde (Enlil ve Ninlil) çocuklarına Enlil ve Ninlil’in düşüşlerini anlatırken Ninlil’in yeraltında Nanna/Suen’e hamile kaldığını anlatırlar. Orada Nanna/Suen’e üç şart koşulur. Aynen İnanna ’nın düşüşünde olduğu gibi.

Nanna’nın en büyük tapınağı Ur’dadır ve adı da “E-giş-şir-gal”dir ve “Büyük ışığın evi” demektir. Sin’in Harran’da da bir tapınağı vardır ve adı da “E-kul-kul-Zevklerin evi’dir”. Ay tanrısı kültü buralardan Babil’in, Asur’un geniş şehirlerine yayıldığına dair tapınaklar bulunmuştur.

İL=TANRI

YA=EY, SELAM

SİN=Sümer, Babil, Asur’un, Harran Sabilerinin Ay tanrısı.

İLYASİN=EY TANRI SİN; SELAM TANRI SİN; TANRI SİN’E SELAM

Görüldüğü gibi Yahudi peygamberi İlyas’ın adının da “Sin’e selam” olarak adanmış bir evladı ifade eden bir ad olduğunu görüyoruz.

İlyas, İdris Aleyhisselâm olduğu hakkında bir rivayet varsa da İsrailoğulları peygamberlerinden olması daha tercih edilir. Harun a.s soyundan olduğu nakledilmiş ve “İlyas b. Yasin b. Firhas b. Azzar b. Harun” denilmiştir.

İlyas peygamberin “İlyas bin Yasin” adının açılımını yaptığımızda karşımıza sadece “Ay Tanrısı Sin çıkar;

İl” tanrıydı zaten “Yas” da “Ya-Sin” adlarının kısaltılmışıdır. Çünkü “Yas” adının sonundaki “S” harfi, Arap harfi olan “Sin” ile yazılıdır. Okunurken “İl- Ya-Sin” okunduğu yukarıda açıklanmıştı.

Yasin” adı da yukarıda verdiğimiz gibi “Ey Sin” ve “Sin’e Selam” veya “Selam Sin” demektir.

Bu açıklamalardan da Yahudi Hristiyan ve İslam peygamberleri müştereken Sin’e tapmışlardır.

Harran Sabiileri Ay tanrısı Sin’e, aya, güneşe ve yıldızlara taparlardı. Hepsinin ortak yıldızları da ŞİRA yani, Şirayı Yemani/ SÜREYYA/ PLEİADES/ SİRİUS ile Procyon/ Şirayı Gumeyşa takımyıldızlarıdır. Sümer’de “EŞARA”, Babil, Asur’da ve Kuran Necm /53:49) ŞİRA, Grek Canis Mayor ve Canis Minor takımyıldızlarıdır.

Aralarındaki tek fark, Pers Mecusileri, Mısırlılar, Grekler ve Romalılar “Güneş’i” baş tanrı olarak öne çıkarırlarken, Sabiiler ile Yahudi melezi Hicaz Arapları “Ay”ı öne çıkarmaktadırlar.

İslam öncesi Hicaz melez Arapları sabah ve akşam namazı kılarlardı ama Harran Sabiileri günde yedi vakit namaz kılarlardı.

Hz. Muhammed’in de peygamberlik gelmeden önceki lakabı da, Namaz kıldığı için ve Sabiilerle arası iyi olduğundan “Sabii Muhammed” dir. Sabiler, Yemen’de yaşayan, Tevrat’ta Hz. Süleyman ile adı geçen Saba Kraliçesinin ülkesinde yaşayan Araplardır.

Şems (Arp), Samaş-Samas (Akadça) Sümer’in Utu Samaş’ına denk gelen Babil, Asur’un “Adalet ve Güneş Tanrısıdır

Şems adının “Utu Şamaş” ‘ın adından türetildiği açıktır. Sümer’de tanrı ve insanların cezalandırılmak için gönderildikleri yerin adı “Kur” dur. Sabiilerin lisanı olan Arami dilinde de “Dina/ Din” Arapçaya “Din” olarak geçmiştir ve “Hesap, ceza” anlamındadır. Fatiha Suresinin tefsirinde “An/ “A’an” kelimesinin de Arap dilinde “Kızgın” anlamına geldiğini yazmaktadır.

İbranice,”Şemeş” ve Arapça “Şems” adlarıyla bilinir. Güneş tanrısına bağlı bir güç olarak da görülen ay tanrısı, muhtemelen Şamas ile ilişkilendirilerek onun yerine konulmuş Sin’in tanrılar listesine girmesiyle Ay tanrısı Nannar’ın (Sin’in öteki adı) çocuğu olarak tayin edilmiştir.

Güneş anlamına gelen, Babil, Asur ve Akad anıtlarında Mezopotamya’nın yerel güneş tanrısıdır. Babil ve Asur’da Sümer’in Utu’suna karşılık gelen adalet tanrısıydı. Samaş, Akadça Samas, İbranice Semes Arapça’da Şems adıyla bilinmektedir.

Her iki kültürün erken ve geç dönem metinlerinde Nannar’ın soyu olarak kabul edilmektedir. Örnek olarak tanrılar panteonunun sıralamasında Ay tanrısı Sin Samaşın önünde yer alırdı, güneş tanrısı ay tanrısına bağımlı bir tanrı olarak görünürdü. Medeniyet sürecinin evrelerinde göçebe toplumların falcılık hesaplarından yerleşik toplumların tarım işlerinin yürütülmesinde kullanılan ay takvimine kadar yerlerde güneş tanrısı Ay tanrısından sonra gelirdi. Önemi ise tarım toplumlarının gelişmesinden sonra ortaya çıktı.

Günümüzün çağdaş şehri olan Senkerah (Larsa)’da ve Babil’in iki merkezi olan Abu Hebba tepeleriyle Sippar güneşe tapınma merkezleriydi. İki merkezde de E-Barra veya E-babbara (parlayan ev) adıyla doğrudan güneş tanrısına hitap eden tapınaklar vardı. Samaş adına Ninova, Nippur, Mari, Ur ve Babil gibi geniş merkezlerde bulunan tapınakların en büyüğünün ikisi Sippara’daydı.

İleriki dönemlerde yerel olarak çıkan küçük güneş tanrıları yüzünden adı gölgelendi. Eşi savaş arabası sürücüsü Atgi-mah olan Bunene’nin Kettu (adalet) ve Meşaru (hak) Samaş’ın yardımcıları olarak adlandırıldılar. Diğer yandan büyük şehir merkezlerinde Ninurta ve Nergal koruyucu tanrılardı. Ninurta sabahın ve baharın güneş tanrısı, Nergalise öğle vaktinin ve gündönümün (21. Haziran ve 21 Eylül) güneş tanrısıydı.

Ayırımcılığın uyandığı dönemlerde Samaş tek güneş tanrısı olarak kabul gördü. Nannar/ Sin ve İştar ile birlikte Samaş, Anu, Enlil, Ea teslisinin yerini aldı. Sin, Samaş ve İştar’dan oluşan üçlü güç tabiatın üç kuvveti Güneş, Ay, ve yaşama kuvveti veren Dünya olarak genel saygı gördü. İleriki dönemlerde İştar ’ın yerine Sin ve Samaş ile ilişkilendirilen fırtına ve yıldırım tanrısı Adad’ın geldiğini görmekteyiz.

Samaş’ın adının geçtiği bir başka yer de Gılgamış destanıdır. Gılgamış ile Enkidu Humbaba’yı öldürmek için yola çıktıklarında, güvenle yola devam etmelerini sağlamak için her sabah doğan Samaş’a dua ederek onun şerefine kadeh kaldırırlar. Gılgamış Samaş’tan rüyasında bilgiler alır ve Enkidu da onları yorumlar böylece Humbaba ile savaşlarında galip gelirler. Samaş yaptığı iyilikle Gılgamış’ın Humbaba canavarını yenmesini sağlar.

Yasa, Adalet ve Günahlardan Kurtarma Tanrısı; Bir başka atıf ta Samaş’ın adalet tanrısı olduğuna yapılmıştır. Güneşin karanlıkları dağıtması gibi Samaş yanlışı ve adaletsizliği aydınlatır.

Hammurabi adalet kavramını vücuda getirirken Samaş’tan esinlenerek gizleri sırlara eski Sümer metinlerindeki yazıları, yönetmelikleri kanunları çözdüğünü belirtir. Hammurabi’den asırlar önce, Ur hanedanından  Ur-Engur (İ.Ö.2600) Samaş’ın adalet yasalarına göre kararlarını verdiğini belirtir.

Yezidlik dininde Tanrının Salı günü, İsrafil’i yarattı ki, Şeyh Şems‘tir (Şemseddin).

Suwa (Süva); Nuh peygamber’den Hz. Muhammed dönemine kadar Arapların taptığı, Kuran Nuh.23. Ayette sayılan Arap tanrılarındandır. Nuh tufanı sonrası zamanlardan beri “kadınşeklinde”  olduğu söylenir. Yeük ile birlikte tapınıldığından orada da ortak yönleri geçmektedir.

Ruhat’ta Huzeyl kabilesine ait bir tanrıdır, Kinane kabilelerinin bir kısmı da ona tapardı. Hac ve diğer benzer dinsel ritüellerin uygulandığı bilinmektedir. Nuh/23 ayetinde diğer Nuh kavmi tanrıları ile birlikte anılır. İnsan şeklinde betimlenen totemi bir platform üzerinde durmaktaydı. Sümerlilerden bölgeye gelen inanca ait bir tanrı olması kuvvetle muhtemeldir. İslam kaynaklarında atalar kültü ile birlikte ortaya çıktığı belirtilmektedir, bazı tefsirlerde Adem’in çocuklarından birisi olarak adlandırılmaktadır. Mekke bölge halkının da taptığı bir tanrıdır, muhtemelen Mekke kutsal alanında bir totemi vardı.

Sirüs yıldızı da bu “on yıldızlık” takımyıldızın en büyük güneşidir.

At Süreyya-Kelb-i ekber-Büyük Köpek, Şirayı Yemani, Pleiades, Ülker Burcu- Sirius) Eski mısırda Sirius’un hareketlerine göre tarım faaliyetlerinin düzenlendiğini hatırladığımızda Arapların, Sirius- Süreyya takımyıldızını kutsal saymaları boşuna değildir. Araplar Süreyya takımyıldızının (Büyük köpek takımyıldızı- Kelb-i Ekber.) yağmurları yağdıran, bereketi veren yıldız olduğuna inanırlardı. Araplar Süreyya takımyıldızına  “En Necm” de derlerdi. Bu nedenle kişi adlarında “Abd Necm- Necm’in kulu, kölesi”, “Abd at Süreyya- Süreyya’nın kölesi” şeklinde tanrı adı olarak kullanırlardı.

Kuran Necm Suresi 49. Ayeti “ O Şira yıldızının rabbidir” derken, Şira en parlak yıldızı Şirayı Yemani- Süreyya- Sirius  ve  en parlak yıldızı Şirayı Şami olan Küçük köpek ( Kelb-i Askar-Küçük Köpek) takımyıldızından oluşan iki takımyıldızın adı olması yüzünden iki takımyıldızın da Allah’ın yıldızları olduğunu söyler.

Süreyya, “Sarva” kelimesinin azaltılmış biçimi olup “Çoklukta varlık” anlamına gelmektedir. Yıldızın şafakla birlikte doğuşunda getirdiği bol yağmurları bereketini ifade etmek için “Sarvâ” denilirdi. Çok eski dönemlerden bu yana Süreyya yıldız kümesinin hava üzerindeki etkisine abartılı bir biçimde önem verilmiştir.

Arapların Şirayı Gumeyşa (Sulu Gözlü Şira” adıyla andıkları “iki” yıldız’dan oluşan bu takımyıldız ile “on yıldızlık” Büyük Köpek takımyıldızını hesapladığımızda her ikisinin yıldız sayıları “12″ ye ulaşır. Bu da bize bütün dinlerde ve mitolojilerdeki “12″ sayısının sırrını verir. Ayrıca “Hilal-Yıldız” sembolü de muhtemelen bu takımyıldızı temsil etmektedir. Büyük köpek takımyıldızındaki on yıldızın da “bir güneş bir ay” şeklinde “çift” dizilişli olmaları bana göre, “Hilal- yıldız” kavramının kaynağıdır.

Lam-ı ahidle beraber şeklinde özellikle Süreyya yani Ülker yıldızına isim olarak verilmiştir ki bu, “esma-i gâlibe” (Galip Ad demektir) kabilinden bir isimlendirmedir. Ülker yıldızı, gökte üzüm salkımı gibi görünür ve ayın menzillerinden üçüncüsü sayılır. Araplar darb-ı mesel olarak “Ülker akşam vakti doğarsa, çoban örtü ister.” derler. Çünkü o zaman güneş, Ülker’in karşısında Akreb’den önce bulunduğundan, güneşin batması ile hemen doğuverir. Bir hadiste de denilmiştir ki, “Ülker sabahleyin doğarsa âfet (belâ, musibet) kalkar.” anlamındadır.

Sûddî demiştir ki: “Hîmyer ve Huzâa kabileleri ona taparlardı. Alûsî’nin tefsirine kaydettiğine göre başkaları da bu hususta şöyle demişlerdir: “Onu ilk evvel tanrı edinen Ebu Kebşe olmuştu.” Bu zat, Huzâa, kabilesinden biri, ya da reisleri olup ismi Vahz b. Gâlib idi.

Araplar ’da Şi’râya hürmet eden ve dünyada onun tesirine inanırlar bulunduğu ve doğuşu esnasında gayba dair sözler söyledikleri cihetle burada özellikle Şi’râ’ya izafetle “Rabbü’ş-Şi’râ” buyurularak Şi’râ’nın Rab (terbiye eden) olduğunu söylerlerdi.

Ma’in’deki doğuran kadınların veya ölmek üzere olan insanların korunmaları için konuldukları etrafı sütunlarla büyük çevrili geniş bahçenin ortasına tapınak inşa edilmiş yüksek tepeler üzerine kurulu ibadethanelerde “iyileştirici, şifa verici” olarak Sabii kabileler birliğince kutsal olan “Sum’ay’ın da koruyucusuydu.

Wadd (Ar); Ma’in’deki milli tanrı Wadd (aşk) muhtemelen kuzey Arabistan’daki ay tanrısıydı Başının arkasında “Hilal ay” veya  “Venüs diski” bulunan, sihirli formülü “Wd’b=Wadd babamdır” olan yazısı amuletlere ve binalara yazılan tanrıdır. Mina’da, LLUMQUH-İllumkuh, Amm ve Sin ile birlikte tapınılan aşk ve dostluk tanrısı. Wadd için yılanlar kutsal hayvanlardı. Nuh-71/23de de geçmektedir. Gerek adı gerek yılanla ilişkil olması açısından, Mısır’ın kanatlı yılan tanrısı Wadjet’ten de türemiş olabilir.

Waad için yılanların kutsal olduğuna inanılırdı. Dediler ki: “Sakın tanrılarınızı bırakmayın, ne Vedd’i, ne Suva’ı ve ne de Yeğus’u, Yeûk’u ve Nesr’i.”

Mitolojik Nuh kavmininde taptığına inanılan ve Arap mitolojisinde Amr b.Luhay’ın Cidde sahilinde bulup Tihame’ye getirdiği söylenen tanrılardan birisidir. Nuh/23 ayetinde diğer Nuh kavmi tanrıları ile birlikte anılır. İnsan şeklinde betimlenen toteminde savaş aletleri ile gösterilmiştir. Sümerlilerden bölgeye gelen inanca ait bir savaş tanrısı olması kuvvetle muhtemeldir. İslam kaynaklarında atalar kültü ile birlikte ortaya çıktığı belirtilmektedir, bazı tefsirlerde Adem’in çocuklarından birisi olarak adlandırılmaktadır. Vedd bölgede bir yer adı olduğu gibi aynı zamanda tanrı adıdır da, Kureyş’in ona Edd dediği rivayet edilmektedir. Mekke bölge halkının da taptığı bir tanrıdır, muhtemelen Mekke kutsal alanında bir totemi vardı.

Yam (İbr.Deniz); Denizlerde felaketlere sebep olan fırtına tanrısı.

Yaribol= Melekbel

Yauk– Ye’ük (Koruyucu): Nuh suresi 23.ayette geçen Nuh peygamberden Muhammed zamanına kadar tapınıldığı belirtilen Yezid Arap tanrısıdır. Yeük  Süva ile birlikte “At Şeklinde Tanrı” olarak Yemen’de tapınılmıştır, kültü başka yerlere götürülmemiştir. Bronz heykelleri ve heykelcikleri eski mezar lahitlerinde bulunmuştur. Ne Yeük’ün ne de Süva’nın adları özel adlarda ortaya çıkmamaktadır. Nuh’tan Kuran’a kadar geçen zaman içinde tarih sıraları arasında karışıklıklar vardır.

Mekke yakınlarında (iki gecelik mesafede) Hayavan denilen köyde bulunmaktaydı. Hemdan ve Havlan kabilelerinin taptığı bir tanrıdır. Himyer hakimiyeti sırasında söz konusu kabileler Musevi din inancına geçince bölgede tapınılmaktan vaz geçildi. Nuh/23 ayetinde diğer Nuh kavmi tanrıları ile birlikte anılır. İnsan şeklinde betimlenen totemi vardı. Sümerlilerden bölgeye gelen inanca ait bir tanrı olması kuvvetle muhtemeldir. İslam kaynaklarında atalar kültü ile birlikte ortaya çıktığı belirtilmektedir, bazı tefsirlerde Adem’in çocuklarından birisi olarak adlandırılmaktadır. Mekke bölge halkının da taptığı bir tanrıdır, muhtemelen Mekke kutsal alanında bir totemi vardı.

Yehüs-Yegüs (Yardımcı) :  Aslan şekilli tanrıdır. Nuh Suresi 23.ayette geçen Yezid Arap tanrısıdır. Bu ayetten adının “yardımcı” anlamına geldiği anlaşılır. Nuh zamanından beri tapınılan tanrılardandır. Eski çağlara ait herhangi bir izine rastlanılmamışsa da yakın dönemlere ait Yemen’de ve ön kuzeydoğu Arabistan’ın çeşitli yerlerinde Tahilip kabilesince bile “Abd Yegüs” adıyla tapınıldığına tanık olunmuştur.

Yemen’de Ekmet tepesinde tapınağı olan, Müzhiç kabilesinin tanrısı ve birkaç kabilenin de hac mevsiminde ibadet ettiği tanrısıydı. Nuh/23 ayetinde diğer Nuh kavmi tanrıları ile birlikte anılır. İnsan şeklinde betimlenen totemi vardı. Sümerlilerden bölgeye gelen inanca ait bir tanrı olması kuvvetle muhtemeldir. İslam kaynaklarında atalar kültü ile birlikte ortaya çıktığı belirtilmektedir, bazı tefsirlerde Adem’in çocuklarından birisi olarak adlandırılmaktadır. Mekke bölge halkının da taptığı bir tanrıdır, muhtemelen Mekke kutsal alanında bir totemi vardı.

Zilhicce Halasa : Görevi belirsiz bir güney Arabistan tanrısıdır. Beyaz bir taş şeklinde ona saygı duyuldu.

Arap Dinlerinde Olağanüstü Varlıklar RUHLAR

“Merid: Büyük güçleri olan en güçlü cin olduğuna inanılırdı. Hatta çok da gururluydular. Her cin gibi serbest arzuları olsa da zor ev-tarım işlerini yapmaya zorlanabiliyorlardı. Ölüler için büyük dilekleri yerine getirebilme yetenekleri  vardı ancak, bazı ayinlerle gönüllerinin alınmaları, abartılmaları veya bir yere hapsedilmeleri gerekmekteydi.

İfrit  : Bütün kurnazlıklarına ve güçlerine rağmen şeytanların ve meleklerin aşağısında kabul edilen cehennem sınıfında değerlendiriliyorlardı. Bir ifrit ateşten kocaman kanatlarıyla tarif edilir, yer altında veya harabelerde yaşardı. Erkek veya dişi olabiliyorlardı. Çöllerde krallarının idaresi altında kabileler, boylar şeklinde yaşadıklarına inanılırdı. Kendi aralarında veya insanlarla evlenirlerdi. Sıradan silahların onlar üzerinde hiçbir etkisi olmamasına rağmen büyü yolu ile hapsedilebilip yakalanabilmekte, köleleştirilebilmektedirler. Tanrıya inananları ve inanmayanları olabileceği gibi kötü huylu ve ahlaksız olarak tasvir edilmişlerdir.

Zatu’enmat: Mekke kutsal alanının (Harem) girişinde olan yeşil büyük bir ağaçtır, tanrı olarak değil de kutsal alanda yer alan bir kutsal obje olarak kutsanması ve saygı gösteriliyor olması muhtemeldir, benzerlerine erken dönemden kalma dinler olarak bölgede sık rastlanır. Harem’de silah bulundurulmadığı için hac ve diğer dinsel ritüeller için Mekke’ye gelenler silahlarını ve elbiselerini bu ağaca asarlardı, yanında kurban kesme vb. dinsel ritüeller uygulanırdı.

CİNLER;

CİN (Arapça Cann, Hintçe Jain (Caynn), ) =İyi veya kötü dilekleri yerine getirebilme güçleri olduğuna inanılırdı. Kötü cinlerin insanı yoldan çıkardığına inanılırdı.

İslam öncesi Araplar çöl cinlerine ve şeytanlarına, yıldızlara da taparlardı. Büyü bağ, efsun ve yıldız ilmi denilen fal, kehanetlere önem verirlerdi. Harflere anlamlar yüklerlerdi. Yahudilerin Kabalası ile Arapların Ebced hesapları bundan doğmuştur.

Kuzey Hindistan bölgesinde de Jainistler (Canncılar-Cinciler) olarak bilinen cinlere tapan kavimler halen vardır. İran Mecüsiliğinde ve Mitra dinlerinde bunun etkileri görülmektedir. Güney Asya Türkleri olan Türkmenler, Oğuzlar, Uygurlar, Tacikler arasında da bu kültürün etkileri vardır.

Bu cinlerin ayakları dibinde secde edip ibadet edenler Diyagambara erkeği ve kadınıdır. Bunlar namaz kılarlar, hac, tavaf, tespih, İslam’daki her şey bunlarda vardır. İslam’dan yaklaşık dört bin yıl öncesine uzanır.

Cin erkekleri ve kadınları, Yaklaşık dört bin yıldır örtünmeleri erkeklerde, Müslümanların Hac sırasında giydikleri “Hulle” denilen ikiye katlanır dikişsiz, kadınları da Müslümanlar gibi başlarını örten ama “dikişsiz cennet elbiseleri” giyerler.

Hz. İsa’nın Kayıp 17 yılı; Bir Rus savaş muhabiri ve ajanı olan Nicolas Notovitch (1858-?)  1887 yılında Tibet-Hindistan’a giderek Hemis manastırında Budist rahipler olan Lamalardan eğitim aldığını ve Hz. İsa’nın  Hindistan’da yaşadığını yazar. Yazarın iddiasına göre, Hz. İsa İsrail topraklarının Roma tarafından işgal edilmesini takip eden yıllarda “13” yaşındayken yanına bir eş (Kadın) alarak bir kervana katılarak yolculuğuna başlar… Hindistan’a Tibet’te bulunan  Jaganath (Juggernaut), Rajagriha kutsal kentlerindeki Hemis manastırlarında Pali dili öğrenir ve  “6” yıl kalarak eğitimini tamamlar. Hindistan’da o dönemde Kshatriyaslar (Savaşçılar Sınıfı), Sudraslar (emekçi, çiftçi köylü sınıfı) ve Brahminler (rahipler) sınıfları arasında meydana gelen sınıf çatışmalarını durdurmak için onlara bakmasına izin verilmeyen Vedalardan (Ramayana kitabının ayetleri) örnekler vererek vaazlar verir, önerilerde bulunur. 29 yaşında ülkesine geri dönerek vaazlarına başlar.

Diğer yandan bu araştırma Araplarda yaygın olan çöl şeytan ve cinlerine tapınma kültünün Semitik kavimler olduklarını iddia eden Yahudi, Grek ve Semitik Araplar olarak bilinen Harran, Bağdat, Kuveyt, Bahreyn, Dakar, Necd, Hicaz ve Yemen Arapları ve bunların Kuzey Afrika ülkeleri sahil şehirlerinde oturan soydaşlarının asıl köklerinin Hintli Cancı- Cinci bu Kuşi (Kuş Kavmi) halk olduğunu da göstermektedir.

Keldanilerce de insan ırkını koruyup himaye eden dört cin.

1-Sad-Alap ya da Kirub İnsan yüzlü bir boğa ile temsil edilirdi.
2-Lamaş veya Nigal İnsan kafalı bir aslan (sfenks) ile temsil edilirdi.
3-Ustar Tamamen insana benzerdi.
4-Nattig Kartal başı ile temsil edilirdi.

Sümer’de Cinler;

Kızı İnanna’nın ablası Ereşkigal tarafından “Yeraltına-Cehenneme” alındığını öğrenen Enki, kızını kurtarmak için Cinleri çağırır;

Enki:  “Gidin yeraltına hemen. Sinek gibi geçin kapılardan. Yeraltı kraliçesinin odasına girin…” emrini verse de yeraltında da cinler vardırlar ve yerine karşılık isterler ve İnanna’yı “yerine birini bırakmak şartıyla kurtarırlar;

Cinler: “Yeraltından kimse çıkamaz. İnanna çıkmak isterse, yerine birini bırakmalı. Biz yemeyiz içmeyiz, hediye istemeyiz, çiftleşmeden zevk almayız, çocukları öpmeyiz…” Şeklinde kendilerini tanımlarlar.

CANAVARLAR

Nesnas: Yarım başlı, yarım vücutlu, tek kol, tek bacaklı çevik yarı insan yaratıklardı. İnsan şekilli Şik adlı bir şeytandan ürediklerine inanılırdı.

Ğul: Çölde oturan değişken şekilli, en çok da sırtlan şeklinde görülen bir şeytandı. Dikkatsiz gezginleri çölde öldürüp yerdi. Önceden yenmiş yiyeceklerinin artıklarını, ölüleri, yer, kan içer, mezarları soyar, çocukları avlardı. Sonraki geleneklerde, mezar soyguncuları da “Ğul “ olarak adlandırılmışlardır.

Bahamut: Fil veya hipopotam başıyla tasvir edilen yeryüzünü taşıyan balıktı. Greklerin Atlas’ı bundan esinlenilmiş olabilir.

İslam Öncesi Kaynaklarda TAŞLAYARAK İBADETİN KÖKENİ

Ürdün -Akabe (EY LAT) körfezi-Kızıldeniz’in kuzeyi ile-Lut Gölü arasında bulunan taştan oyma,’İ.Ö.600’lerde tahminen inşa edilmiş, İ.S.200’lere kadar da, Nebatilerin başkenti  olmuş Petra şehri.Baş erkek tanrı Duşara, El Lat, El Uzza ve Menat  adlı kızlarına tapınıldığı, ”taşlayarak ibadetin” (şeytan taşlama) yapıldığı bir yerdi.

İ.Ö.190’da yaşamış, İskenderiye’li Kleement (Clement of Alexandria) bahsettiğine göre “Arapların tapınma taşı” vardı, Petra’daki Duşare tapınağındaki siyah bir taşı taşlıyorlardı.

Gök savaşları sırasında yere düşen Allah’ın gözü olduğuna inanıldığı da söylenilir.

İ:S.2.yy.’da, Maksimus Tirus,”Araplar ne olduğunu bilmediğim dört köşe bir taşa bağlılık gösteriyorlardı. Maksimus, siyah bir taşı içeren Kâbe’den bahsediyordu.”

Bu siyah taş, bu gün Kâbe’nin doğu duvarında gömülü bulunmaktadır. Osmanlı zamanında altından olan muhafazası bu günü gümüştendir. Çünkü hacılar hatıra diye parçalar kopararak götürmektedirler.

“TEVHİD- ALLAH’IN BİRLİĞİ

El Lah (Arapça), Allah, Elohim-Eloah (İbrnice.), Llu (Akad Gök Tanrısı), Elos (Fenike), İl (Kenan), Elah (Arami), İl-İlah (güney Arap), Aloha (Süryani), ;

İslam “Tanrının Birliği” diğer adıyla Tevhid inancına sahip bir dindir. Müslümanlar bütünüyle “tektanrıcı” olup tanrının görüne bilirliği veya “insan, hayvan, put şeklinde ya da Hıristiyanların kabul ettikleri “teslis- üçleme- Kutsal ruh, Baba, Oğul vb.” şeklinde düşünülmesini, bu tanıma göre onun insani, hayvani şekli veya sıfatı olduğunun kabul edilerek ona ibadet edilmesini şiddetle ret ederler. Bu tanıma Tevhid (Birlik) denir.

Tevhid inancına göre Allah, doğmamış, doğurulmamıştır. O koruyan, bağışlayan, merhamet edendir. Sıfatlarını tanımlayan Esma-ül Hüsna olarak da bilinen “99” doksan dokuz adı vardır.

Her ne kadar Tevhid İslam’da varsa da her dinin ve tanrısının mitlere dayanan kökleri vardır.

“ALLAH” kelimesinin ilk kez Kur’an’da geçmediğinin bulunması size şaşırtıcı gelmesin. Fahreddin Razi’nin yazdığına göre Allah sözcüğünün kökeni; Küfeli âlimlere göre İlah’tır. Basralılara göre ise Lah’tır. (Razi, tefsir, c.1,s.163)

İlah’ın başına yüceltmek maksadıyla elif ile lam konmuş, el-ilah olmuş. El-ilah dile ağır geldiğinden İlah’taki hemze (i) kaldırılmış, ve bir araya gelen iki lam birbirinin içine geçirilmiş (idğam), böylece “Allah” sözcüğü meydana gelmiş.

Basralılara göre ise lah’ın başına elif ve lam getirilmiş ve idğam sonucu Allah sözcüğü oluşmuş.

İl, El ve Al kelimeleri, birçok dilde “tanrı” manasında kullanılmıştır. Ünlü tarihçi Herodot, milattan önce 5. yy.da şöyle der:

“Afrodit’e Suriyeliler Mylitta, Araplar Alilat, Persliler ise Mitra der.”

Herodot’a göre, “eski Araplar iki Tanrı’ya inanırlardı. Dionysus ve Aphrodite.”

Muhammed Abdulmuid Han’ın kitabında şunlar da yazıyor: Devidson bir makalesinde şöyle der,Herhalde, EL, ELAHİM, SHADDAİ ve YEHWEH adları, tarih öncesinde de kullanılıyordu. Kapalı ve bilinmeyen anlamlarda… İleri sürüldüğüne göre: “İL” birçok yazıtta bulunmuştur. Bilginler, “VEHEB’ÜL EL” (tanrı armağanı, “ABD’UL EL” (tanrı kulu), “ZEYDULLAH” (tanrının zeydi ve “ABDULLAH” (tanrının kulu) adlarına Safa yazıtlarında rastlamışlardır.

Nabatça yazılarda, ALLAH ya da HALLAH adları, özel ad gibi yer almamakta, her yerde bir put adı olarak geçmekte. Yalnızca Safa yazıtlarında ALLAH tek başına yer almakta.

Kimi incelemeciler de Allah sözcüğünün, şiddet ve güç anlamı içeren bir İbranice sözcükten geldiğini ileri sürerler. Elah, Elahim biçiminde çoğul olur. Arap düzyazısında İLAH, “El İlhu’l ezeli” (Ezelde var olan tanrı), “El İlahu’l Muteal” (yüce tanrı) gibi niteliklerle nitelenmiş olarak geçer. Ama peygamberlerin ve şairlerin sözlerinde özel ad olarak kullanılır. Aramca dilinde “Elah” bulunmaktadır. Arapçada da “İlah” vardır. Arapça ‘da harf-i tarifle “El ilah ya da Allah biçimini alır.

“Allah” kelimesi bileşik Arapça bir kelimedir. El İlah ”veya “El Ellah”tır.“EL” belirteçtir. Yani bir ismi diğerleriyle karıştırmamak için konulan bir belirteçtir.

“İlah” ise “Tanrı” anlamındadır. Arapça ’ya girmiş yabancı, tanrısal özelliği olan bir kelime değildir. Saf Arapçadır. İncil ve Tevrat’ta bulunan ne İbrani’ce ne de Yunanca bir kelime değildir. Arap Tanrısallığını ifade eden tamamıyla Arapça olan bir kelimedir.

“Allah Arapların tanrılarına özgü özel bir isimdir” Dinler Ansiklopedisine göre de; “Allah İslam öncesi bir kelimedir ve Babil inanışında “Bel” e karşılık gelir.

Allah kelimesinin Hıristiyan veya Yahudilerden Müslümanlara geçtiğini kabul etmeye dair bir neden veya bir fikir yoktur.”(İslam, İnançlar ve gözlemler N.Y.Barrons 1987 S:28)

Ortadoğu Araştırmacılarından E.M.WHERRY’ye göre Kur’an’ın bu günkü tercümesinden İslam öncesi zamanlarda “Allah’a –İbadet, Ay, Güneş, Yıldızlara tapılan Yıldız Dinlerinde ve BA’al’a tapınmak gibidir.( Kur’an’ın kapsamlı yorumu Osnabruck:Otto Zeller Verlag 1973 S.36)

Alaeddin Yavuz
keykubat /adilyargic/ adilyargicc

Not: Çalışmamız katkıda bulunmak isteyen herkese açıktır. Katkıda bulunmak istediğiniz metni araskem@gmail.com adresinden bize yollayabilirsiniz.

 

Kaynakça-

– Foster, Benjamim R. (1995) From distant days: myths, tales and poetry from Ancient Mesopotamia. CDL Press, Bethesda, Maryland.

Leick, Gwendolyn (1991) A Dictionary of Ancient Near Eastern Mythology. Routledge, London and New York.

– Matsushima, E. (1987) Le Rituel Hierogamique de Nabu, Acta Sumerologica 9:131-75.

– Denise M. Doxey “Thoth” The Oxford Encyclopedia of Ancient Egypt. Ed. Donald B. Redford, Oxford University Press, Inc., 2001

“Review: The Egyptian God, Thoth”
– T. George Allen The Journal of Religion (1923), pp. 207-208

– “Preliminary Remarks on the Demotic ‘Book of Thoth’ and the Greek Hermetica”
– Jean-Pierre Mahé Vigiliae Christianae (1996), pp. 353-363

– Herman Te Velde “Seth” The Oxford Encyclopedia of Ancient Egypt. Ed. Donald B. Redford, Oxford University Press, Inc., 2001.

– Karen Armstrong (2000,2002). Islam: A Short History. pp. 11. ISBN0-8129-6618-x.

– The Book of Idols (Kitāb al-Asnām) by Hishām Ibn al-Kalbī

– L. Gardet, Allah, Encyclopaedia of Islam

– First Encyclopaedia of Islam, op. cit., Vol. I, pp. 530-31.

– Encyclopaedia of Religion and Ethics, op. cit., p. 663

– İbid-Hint-Arap İdolleri Kitabı

– Cross, Frank Moore (1973). Canaanite Myth and Hebrew Epic. Cambridge, Mass.: Harvard University Press

– Herodotus (Translated by David Grene) (1987). The History. Chicago University Press. ISBN 0-226-32770-1.

– (Muhammed Abdulmuid Han, El Esatiru’l Arabiyyetu Kable’l İslam, Kahire, 1937, s. 135.)

– Hastıngs’ Encyclopedıa of Relıgıon and Ethıcs 1:326,T.&T Clark der ki;

– (Encyclopedıa of Relıgıon 1:117 Washıngton D.C.Corpus Pub.1979)

– A Dictionary of Egyptian Gods and Goddesses by George Hart, published in 1986 by Routledge, ISBN 0-415-05909-7,

–  (The Oracle of Hubal’, article in Indian Antiquary. Vol. XII, (January, 1883), p. 5.)

– Lange, Dierk (2004), Ancient kingdoms of West Africa: African-centred and Canaanite-Israelite perspectives : a collection of published and unpublished studies in English and French, J.H.Röll Verlag, I

https://alaeddinyavuz.wordpress.com/2012/06/30/islam-oncesi-arap-tanrilari/

http://www.forumancientcoins.com/numiswiki/view.asp?key=baetyl

http://books.google.com.au/books?id=yCkRz5pfxz0C&printsec=frontcover&dq= Dictionary+ of+Deities+ – and+Demons&source=bl&ots=aFsyeWj–s&sig=bUBKLDaA9yIAvddu40f0VddVXd8&hl =en&ei=0UIlTNeyOcmXcYPxzfAC&sa=X&oi=book_result&ct=result&resnum=1&ved=0CBQQ6AEwAA#v=onepage&q=Ashur&f=false

http://en.wikipedia.org/wiki/Pre-Islamic_Arabian_gods

http://www.gatewaystobabylon.com/gods/ladies/ladytash.html

 

 

 

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


74 − = 68