ARAPLAR ÖMERLİ’DE NEYİ KONUŞTU? – Mim Yavuz Binbay

portreBundan bir müddet önce Mardin’in Ömerli ilçesinde yapılan toplantıda konuşan Arab-Arami Birliği sözcüsü Mim Yavuz Binbay, çarpıcı açıklamalarda bulunarak Türkiye’de 7 milyona yakın Arab, Arami, Asuri-Süryani, Keldani ve Mihallimi kökenli insanın yaşadığını belirterek bunların bir çatı altında toplanması amacıyla uzun zamandan beri çalışma yaptıklarını söyledi.
Son zamanlardaki açıklamalarıyla Arab-Arami Birliğini tartışmaya açan Mim Yavuz Binbay’ın Ömerli ilçesindeki toplantıda yaptığı konuşmayı yayınlıyoruz:
Êhlen û sehlên, yé Xevêt ul Exven il Âzîz, Sılemé Cîtın,
Hun bî xeyr hatin xusk u brayen kurd,
Hoş geldiniz sevgili Arap-Kürt-Türk kardeşlerim.
Êhlen û sehlên yé ahali Omerli/Masérti medinetil faxr’îl Beyt’îl nahrin.
Bizler nehirlere ev sahipliği yapmış topraklarımızda istilalarla, katliamlarla azınlık durumuna düşürülmüş varlığımızın yok sayılmaya çalışılmasına karşı 5 bin yıllık varlığımızı kanıtlamaya çabalayan Arami-Süryani-Arab-Asuri-Keldani-Mihallemi olarak adlandırılan Sami topluluklarıyız.
Bizler Beyt-Nahrin Mezopotamya olmadan öncede buradaydık. Sumer-Asur-Babil-AKAD-Tel Halef-Tel Obeid-Arami-Arab ve benzeri birçok ad altında medeniyetin ilk temellerini attık. Bu topraklarda birçok medeniyet kurduk. Bu topraklara yerleşen tüm topluluklara nehirlere ev sahipliği yapan topraklarımız gibi bizde olanı onlarla paylaştık, bütünleştik. Mezopotamya’nın her köşesine şehirler kurduk, medeniyetimizi yansıtan.  Romalılar, Selçuklular, Moğollar ve diğerleri birçok topluluğun hükümdarlığı altında yaşadıktan sonra 500 yıllık Osmanlı egemenliğinde diğer halklarla yaşadık.  Birçok istilaya ve birçok katliama tanıklık ettik. Osmanlı dağıldı, kurulan TC ulus devletinde Türkler, Kürtler ve Çerkezlerle kaderimizi birleştirerek dört kurucu unsurdan biri olarak yer aldık ve  bugüne geldik.
11. yy’dan sonra beylik düzeyinde de olsa hükümranlık kuramadık, ancak var olan yapılanmaların bir unsuru olarak yer aldık.  Baskının zulmünden dolayı varlığımızı koruyabilmek amacıyla kurduğumuz derneklere adımızı veremedik, yaşadığımız şehirlerin ismini kullanarak (Mardinliler-Siirtliler Derneği gibi) örgütlenmemizi sürdürdük. Şehirlerimizin ismi yakın geçmişe kadar bizi temsil ediyordu. Mardin, Siirt dedin mi, Arab halkı akla geliyordu. Ancak son dönemlerde demografik yapı değişti, artık aynı anlama gelmiyor. Bu tür örgütlenmeler bizleri temsil etmekte bizleri yansıtmada yetersiz kalıyor.  Ve Türkiye’nin üçüncü büyük halkı, hiç örgütlenmemiş gibi sayılarak örgütsüz gözüktüğü için yok sayılıyor.
Bugün Türkiye’de, 7 milyona yakın Arab, Arami, Asuri-Süryani, Keldani ve Mihallimi kökenli insanımız yaşıyor. Ülkenin toplam nüfusunun % 10’unu oluşturan bu insanlarımızın yerel bazda bazı dernekleri olmasına rağmen, kapsamlı bir temsili bulunmamaktadır.
Bilinenin aksine ne Arablar ve Aramiler ne de Süryaniler bir yerlerden göçetmiş «göçmen» halklar değildir. Aksine Mezobotamya kültürünün kurucusu ve asıl sahiplerindendirler. Mezobotamya’daki (Bethnahrin, El Cezire) belge ve tarihsel kalıtlarda Suryani-Arami-Arab kültürü M.Ö. 2850 ve daha eskilere Tel Halef ve El Obeyd kültürüne kadar uzanır. Göç yoluyla gelenlerin ise bu bölgede 1400 yıllık bir tarihi var. Yani Suryani-Arami-Arab kültürü bu coğrafyanın en kadim kültürlerindendir. Bu coğrafyanın diğer sahipleri gibi, özgün ve kadim bir tarihe sahip olduğunu bilimsel ve tarihsel kalıtlarda ortaya koymaktadır. Uzun asimilasyon ve baskı politikaları halkımızda ne yazık ki kültürel ve milli aidiyet duygularını çökertmiştir. Bu aidiyetlik duygusunun yeniden tesisi, kadim bir halkın ve kültürünün kaybolmaması – yaşatılması açısından büyük bir önem arz etmektedir.
Arablar ve Aramiler bölgedeki halklarla her zaman iyi geçinmiş ve bütünleşmiştir. Bunun en güzel yansıması, birlikte yaşadığı halklarla (Ermeni, Kürt vd.) yarattığı ortak kültürel değerlerdir.
Tüm bu gerçeklere rağmen, Arab – Arami ve Asuriler, 1923’lerden sonra yok sayılmaya çalışılmış, red–inkâr ve asimilasyon politikalarından nasibini almıştır. Türkiye, gelinen süreçte bir değişim ve dönüşüm dönemine girmiş bulunuyor. Bu dönemde 1923’lerde yapılan hataların ve yanlış politikaların farklı bir versiyonuna maruz kalmamak gerekiyor. Son dönemlerde, Türkiye’de bir tek kültürel ve etnik sorun varmış gibi bir algı oluştu. Tabii ki Kürt kardeşlerimizin ve diğer etnik gurupların haklı taleplerini meşru görüyor ve destekliyoruz. Ama, paylaştığımız coğrafyayı 1923’lerde Türk kardeşlerimizin yaptığı gibi tek başına sahiplenme ve diğerlerini görmezlikten gelme, red-inkâr veya yok sayma politikasını hiçbir hal ve şartta haklı gösteremez ve kabul edilemez.
Bir halkı yok saymak politikası, haklı olarak varlığını kanıtlama mücadelesini meşrulaştırır. Bunu Kürt kardeşlerimiz kendi tecrübeleriyle çok iyi bilmektedirler. Bu sebeple meşru mücadelemizde tüm kardeşlerimizle (Türk, Kürt, Ermeni, Çerkez vd.) meşru zeminde birlikte mücadele etmeyi öneriyoruz. Amacımız kimseye karşı ve alternatif bir yapılanma oluşturmak değildir. Kimsenin de bize karşı olmamasını ve alternatif olarak görmemesini diliyoruz.
Unutmayalım ki, her renk kendini yansıtır. Hiçbir renk başka rengi yansıtamaz. Gride beyaz vardır ama gri beyaz değildir. Mezopotamya,  Asuri, kadim Süryani, Keldani, Arab, Arami, Ermeni ve Kürt renkleriyle bezenmiştir. Mezopotamya, hepsidir ama hiçbiri tek başına Mezopotamya değildir. Anadolu, 26 rengin armonisidir, ama hiçbir renk tek başına Anadolu değildir.

Bedelini çok ağır ödemelerine rağmen dedelerimiz Süryani ve Ermenilerin, sonra da Kürtlerin en zor dönemlerinde yanlarında durmuş, onlara destek olmuştur. Bizde aynı şekilde ağır bedeller ödeyerek, Türk, Kürt, Süryani, Ermeni vd. kardeşlerimizin en zor dönemlerinde yanlarında yer almayı sürdürdük, sürdüreceğiz. Şimdi de bu kardeşlerimizin, bizim haklı mücadelemizde yanımızda yer almalarını, bizleri yok sayan politikalara karşı bize destek vermelerini bekliyoruz.
Bizim amacımız, varlığımızdan kaynaklanan demokratik – kültürel haklarımızın tanınması ve Türkiye genelinde 7 milyona, bölgede 3 – 4 milyona varan varlığımızın yok sayılmamasıdır.
1914-15 Süryani ve Ermeni olayından sonra merkezi idare tarafından suça ortak olmamamız sebebiyle sıranın bizde olduğu yönlü üstü kapalı veya açık tehditlerle sindirildik. 1920’li yıllardan itibaren inkârcı ve asimilasyoncu bir politikalarla kültürümüz yok edilmeye çalışıldı. Yüzbinlerce soydaşımız asimile edildi, baskı gördü, yok sayıldı, aşağılandı.
Bugün sadece Diyarbakırda kendilerine “Abbasiyiz  ve Ensariyiz” diyen 1.000 ile 1.500 arasında aile bulunmaktadır.  Kendilerini «arab» olarak nitelendirenlerin sayısı ise 100-120 bini bulmaktadır. Siirt (Se’ert, is’îrd), Mardin (Erdobe, Tidu, Merdin, Merdo, Merdi, Merda ), Midyat-Estel ( Mizyez), Ömerli ( Mâ’aserté), Savur, Cizre ( ceziretûl ibni amer), Nusaybin (Nasibey, Nsibîn), Idil (Beyt-Zebday), Silopi, Batman ( İloh, Hasan el keyf), Sason, Kozluk, Urfa (Er-Ruha-Urhai-Orhoy), Kilis, Antep (Ayintap-Kala-ı Füsus), Hatay (Antakya), Iskenderun, Diyarbakır (Omid, Amid, Emid, Diyar el bekr), Elazığ ( El-eziz, Xarpot, Harput), Van (Tuşba). Kızıltepe (Dunaysır), Beyt ül Şebab, Adana, Mersin, ve diğer illerde 3-4 milyona, tüm Türkiye’de 7 milyona yakın Arab, Arami ve Asuri var ama bunların büyük bir çoğunluğu uygulanan çoklu baskı ve asimilasyon sonucunda dillerini konuşabilmekten uzak bir durumdadırlar. Ve ne yazık ki tüm kesimler bunları yok saymaktadır.
Cumhuriyet döneminden sonra, tüm “araştırmacılar” ağız birliği etmişçesine bölge kültürünün temel yapısını teşkil eden temel olguları ya görmezden gelmişler, veya bilinçli olarak o olguları büyük bir gayretle yok etmeğe, sansürlemeye çalışmışlardır.
Temel yok edildiğinde bina çöker. İşte günümüzde böyle bir çöküşü yaşıyoruz. Günümüzde bu temel anlayışın yansıması olarak, bazı kesimler Mezopotamya kültürünün kurucu unsur olan Süryani-Arami-Arab kültürünü ve İslam’ın tasavvuf kolunu yok sayarak kendilerine mal etmeye çalışmaktadır. Bu yaklaşım, güneş dil teorisyenlerinin bir dönem Sümerleri Türk saymalarına benzemektedir.
1914’de kadar net olarak Arab, Asur-Süryani, Ermeni, Kürt, Ibrani olarak yansıyan etnik ve Müslüman, Hristiyan, Yezidi ve Yahudi olarak yansıyan dinsel zenginlik 1914 katliamından sonra üzeri örtülerek etnik ve dinsel farklılıklar yok sayılmış ve resmiyette, etnik olarak sadece Türk (son dönemlerde Türk ve Kürt) ve dinsel olarak Müslüman sünni diye adlandırılmıştır.
Sorunların çözümü için, asla şiddeti esas alan tahakkümcü bir politika esas alınmamalı, tam aksine çoğulcu ve demokratik bir işleyiş esas alınarak medeniyetlere ışık tutmuş Tel-halef ve el-ubeyd kültüründen günümüze kadarki yansımalarının temsilcisi olmayı, tarihsel süreçte olduğu gibi günümüzde de birlikte yaşadığı kültürlerle barış ve dayanışma içinde birlikte yaşamanın çağdaş bir yansımasını önümüzdeki yüzyıllara taşımayı esas alınmalıdır.
Eğer ortak vatan varsa oransal olarak ortak temsil olması, temsilin ilkeler bazda paylaşımının var olması gerekmez mi? Bu güne kadar bu konuyu yazınsal olarak kâğıt üzerinde veya söylemde dahi dillendirildiğini gözlemlemek mümkün değil. Arab halkının kültürel, siyasal haklarına saygılı olduklarını söyleyenler bu konuda ne gibi bir programa sahip olduklarını, bu konuda ne gibi projeleri olduklarını ajitasyona ve nabza şerbet veren nutuklarla değil, ilkeler bazında açıklayabilirler mi? Eğer bir programa sahip değillerse, bu konuda bir program oluşturmayı düşünüyorlar mı? Düşünüyorlarsa bu kardeşlerimize her türlü teknik ve akademik desteği koşulsuz olarak vermeye hazır olduğumuzu belirtmek isterim.
Türkiye’de yaşayan Arablar, Arab devletlerinde ( Irak, Suriye, Suudi Arabistan, Libya, Mısır vd) yaşayan Araplardan çok Türkiye’de yaşayan Kürtler, Türkler ve diğer azınlıklara daha yakındır. Ve ortak bir geleceğe sahiptir. Bu halkların da ortak gelecekleri, burada yaşayan Türkler ve Kürtlerden sonra üçüncü azınlık olan Arablarla olduğunu unutmamalıdır.
Türkiye’deki Arablar bugüne kadar çeşitli sebeplerden dolayı (sebepleri 90 yıllık baskı politikalarıdır) bağımsız bir kurumsal temsiliyet sağlayamamıştır. Ama demokrasi ve hak arama mücadelelerinin tümünde yoğun bir biçimde fedakârca yer almıştır. Arabların bugüne kadar hakları için mücadele etmediğini iddia etmek tek kelimeyle büyük bir haksızlıktır. Veya red ve inkâr politikasının farklı bir versiyonudur.
Uluslararası ve ulusal konjonktürlerin değişmesiyle birlikte Türkiye’deki Arablarda birkaç yıldır kendi özgün örgütlenmesini yapılandırmaya çalışmaktadır. Bu yapılandırmada temsiliyeti sadece kâğıt üzerinde ve toplantılara katılarak değil, halkın yaşamındaki taleplerine cevap vermeye çabalayarak, ilmek ilmek talepleriyle bütünleşerek, hem kendi, hemde bu coğrafyayı paylaştığı halkların mücadelesinden deneyimler çıkararak bir yapılandırmaya gitmektedir.
Ortak gelecek etik ve hakkaniyet ölçüsünde temsiliyetten geçer. Bu ilkeler çerçevesinde yapılandırdığımız Arab-Arami-Asuri Birliği olarak, ilkeler çerçevesinde bu coğrafyayı paylaştığı diğer birleşenlerle, “gel yanımda dur ismini kullanayım” mantığıyla değil, ilkeler çerçevesinde geçmişten dersler çıkararak her platformda birlikte olmaya davet ediyoruz.
– Başka bir etnisiteye tabi olmak zorunda değiliz, kendimiz (Arab-Arami-Asur-Süryani-Keldani-Mihallemi) olarak özgünlüğümüzle yansımak istiyoruz.”
– Biz kimseyi inkâr edip yok saymadık, kimsenin de bizi inkâr edip yok saymamasını, yok sayan politikalara destek vermemesini istiyoruz.
– Biz kimseye karşı ve alternatif bir yapılanma değiliz ve olmayacağız, kimsenin de bize karşı olmamasını ve alternatif olarak görmemesini diliyoruz.

Mim Yavuz BİNBAY
Arab-Arami Birliği Platformu Sözcüsü

***  Bu Haber İçin Toplam 1 Yorum Girilmiş ***

Zeki OLGUN 20:02:22 | 2013-07-12
Teşekkürler Mim Yavuz BİNBAY Yaşanan bir açlığa parmak bastınız .Başarılar diliyorum.

Nizamettin izgi Batman gazetesi –  19-20 temmuz 2013

http://www.batmangazetesi.com/index_makale_show.php?yazar_id=2&makale_id=2312

http://www.batmangazetesi.com/index_makale_show.php?yazar_id=2&makale_id=2313

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


18 − 11 =