Beden ve Egonun Çekişmesinde Ruhun Rolü – Yusuf Beğtaş

Bilinmelidir ki, “ruho/ruh, fağro/beden, nafşo/nefis” “ܪܘܼܚܳܐ ܘܦܰܓܪܳܐ ܘܢܰܦܫܳܐ” sözcüğü Süryani edebiyatında en çok kullanılan tabirlerdendir. Bu da Süryani edebiyatında insanın bileşimini oluşturan “ruho/fağro/nafşo” tabirine/ifadesine ne kadar çok değer verildiğini göstermektedir.

Bir kelimenin/kavramın bir dilde çok kullanılması, o kelimenin/kavramın mana derinliğine işaret etmektedir. Bir kelimenin/kavramın mana derinliği o kelimenin ana unsur olarak kullanılmasıyla doğru orantılıdır. Yani bir kelime/kavram edebi/felsefi dilde ne kadar kullanılmışsa, söz konusu kelime/kavram o ölçüde mana zenginliğine sahip demektir.

Süryanice’de ‘‘nafşoܢܰܦܫܳܐ ’’ sözcüğü iki anlamda kullanılır: Hem can, hem nefis/ego demektir. Arapça’daki  ‘‘nefs ve nefis’’ sözcüğün kökeni, buraya dayanmaktadır. Süryanice ’de ‘‘haşe nafşonoye ܚܰܫ̈ܐ ܢܰܦܫ̈ܳܢܳܝܐ  ’’ nefsani tutkular anlamına gelmektedir.

Can, yaşayış, dirideki kudret, kuvvet, hayat cevheri anlamına gelmektedir. Yaşayan varlıkların yaşamasını sağladığına ve ölümle varlıktan ayrıldığına inanılan madde dışı varlık, özellikle insan ve hayvanlarda yaşam tözü anlamına gelmektedir.

Nefis ise, insanın içindeki ikilikte negatif anlam taşıyan ego anlamındadır. İnsanın içindeki günahı ve kötülüğü temsil etmektedir.  Çünkü nefis insanı kötülüğe iter, onu hapseder, zapt eder ve kirletir. Utanca boğdurur ve insan ile Allah arasında bir perde oluşturur. Onun için nefsani arzuları dizginlemek çok önemlidir. Çünkü egoya sinmiş gizli ve düzensiz eğilimler, yaşamda/insanda var olan doğal döngüyü bozmakta, düzeni düzensizleştirmektedir. Bütün mesele o gizli ve düzensiz eğilimlerin farkına varmaktır. Farkındalık içinde onları törpülemektir. Hatta imkân varsa kesip atmaktır. Yaşamı perdeleyen gerçek/ilahi enerji ancak öyle ortaya çıkar. Ancak öyle hayatı ısıtır ve kuşatır.

Süryani kültüründe, insan; beden, nefis ve ruhtan oluşan bir varlıktır. İnsanın ruhu, Allah’ın bir nefesi/üflemesi/yansımasıdır. Bu nefes/üfleme/yansıma insanın öz varlığıdır. İnsanı insan yapan özgünlüğüdür. Sosyal düşüncede o yansımaya/o özgünlüğe insan onuru denir. Ve o insan onuru kutsaldır. Bilinçli farkındalık sahibi insan kendisinin de taşıdığı o yansıma/özgünlük/onurdan ötürü başkasını olduğu gibi kabul eder, ona değer verir. Değil zarar vermek, aksine, tamamlayıcı ve kolaylaştırıcı yaklaşımlarla var etme çabası içinde olur!

O yansımaya/onura/özgünlüğe karşı yapılan her yanlış (nefret, kıskanma, hakaret, küçümseme, tahakküm, dışlama, ötekileştirme, üstünlük taslama, hor görme, istismar, sömürme, rekabet, çekememezlik vb. zarar veren düşük frekanslı bütün negatif duygular…) hüsrandır, günahtır. Çünkü ‘‘insan, hak ve hakikate doğrulukla, yaratılanlara da ahlakla davrandığında insan olur’’ gerçeğinden yola çıkan Süryani edebiyatçıların/yazarların ana referans kaynağı, Rabbin kelamıdır, dikey (Allah) ve yatay (kâinat/insan) sevgisidir, ahlaki donanımlardır. Bu yaklaşım, aynı zamanda Süryani ruhaniyetinin özünü oluşturmaktadır.

Yatay/insan sevgisinde esas olan anlayış, -hiçbir sömürüye/istismara/tahakküme mahal vermeden- ilahi özden gelen insan onurunun yüceliğini gözetmektir. Gücünü, ”Bu küçüklerin birini kabul eden beni kabul eder” ölçütünden almaktadır. Yazılmış olduğu üzere ‘‘Size doğrusunu söyleyeyim en basit kardeşlerimden biri için yaptığınızı, benim için yapmış oldunuz’’ (Matta 25: 40). Çünkü büyük bir kişi kabul edildiğinde, bu çoğu kez boş bir şan ve farklı amaçlar için olur, oysa küçük birini kabul eden bunu temiz bir niyetle, Rab için yapar. Bu anlayış, Altın Ağızlı Yuhanna (Krisostomos 344-407)’nın deyişiyle şöyle formüle edilmiştir: ‘‘Bir kardeş ne denli küçükse, Rab o denli mevcuttur.’’ Bu anlayışa göre, insana yapılan her iyilik Rabbe yapılmaktadır.

Yaşamı var eden ve şekillendiren içsel durumlar olduğuna göre, değerli olan, dış görünüş değil, içsel durumdur. Onun için içsel/ruhsal güzellik, insanın sosyal yaşamında hayati önem arz etmektedir. Söylendiği üzere, ”Gizli olan iç varlığınız, sakin ve yumuşak bir ruhun solmayan güzelliğiyle sizin süsünüz olsun” (I. Petrus. 3:3).

Çünkü bedeni ayakta tutan, dolayısıyla onu canlı hale getiren etken, ruh enerjisidir. Ruh, kendi tekâmül sürecinin bir aracı olduğu için bulunduğu bedeni canlı hale getirir. Kendi gelişimini sağlayacağı bütün ortamlarla ilişki kurduğu andan itibaren, o ortamda kendi enerjisine uygun haller meydana getirir. Bu hallerden birincisi canlılık, ikincisi şuurluluk, üçüncüsü de harekettir.

Ruh, saf altın gibidir. Dünyevi paslardan, kirlerden ve çürüme yapan diğer maddelerden özgürdür. Yumuşak, narin ve esnektir. Ancak altın, diğer elementlerle karıştırıldığı zaman nasıl ayardan düşüyorsa, sertleşiyorsa, esnekliğini kaybediyorsa, çürümeye maruz kalıyorsa, egonun nefsani hırsları, bencil ihtirasları da aynı şekilde insanın yaşamdaki ayarını düşürüyor, içsel bileşimini kirletiyor, katılaştırıyor, sertleştiriyor. İçsel dünyadaki bu kirlenme, katılaşma, yozlaşma, egoya ait tutkuların/eylemlerin küçüklüğüne-büyüklüğüne göre etkisini göstermektedir. Onun için içsel dünyada ruhun incelikleri/donanımları/değerleri çoğaldıkça, maddi dünyada insan ne kadar yükselirse yükselsin o denli tevazu sahibi olur. O denli yumuşak ve esnek olur. Ancak bilinmelidir ki, ruhun yolu dar ve engebeli bir yoldur. O yol, denge yoludur. O yol, huzur ve istikrar yoludur. O yolda yürüyenler her zaman azdır. Hayattaki esas maksat o yolu bulmak ve o yolda yürümektir. Bu yolun güzellikleri, herkese aşikâr olsa da, benliğin zaafları/hırsları/ihtirasları pratikte yolun bulunmasını zorlaştırmaktadır.

Dünyanın en önemli filozoflarından biri kabul edilen Marcus Aurelius (121-180) ‘‘Ruh düşüncelerin rengiyle boyanır’’ diye yazmaktadır. O halde ruh kadar, düşünceler de önemlidir. Ruhumuzun kararmasını istemiyorsak, kirli renklere boyanmasını istemiyorsak, iç karartan olumsuz düşüncelerden sakınmamız ve kaçınmamız gerekir. Süryani deha Malatyalı Abulfarac/Barebroyo’nun (1226-1286) dediği gibi, ‘‘Ateşte olduğu müddetçe, sinekler yemeğe yaklaşmaz. Aynı şekilde ruhla kaynadıkça, kirli düşünceler de insani yüreğe yaklaşmaz.’’

Çünkü ruh, içe/hakikate bakar. Ruh, cemaldir. Ve bütün cemiller onun tecellisidir. Bütün iyilikler onun tesellisidir. Bütün erdemler onun canlanmasıdır. Bütün temizlikler onun bedenlenmesidir. Bütün estetikler onun hayatlanmasıdır. Bütün üretkenlikler onun kanatlanmasıdır. Bütün gelişmeler/yenilikler onun şahlanmasıdır.

Ego, dışa/gösterişe bakar. Ruh, egonun/nefsin bencil çamurlarıyla kaplanınca, bütün cemalini ve güzelliklerini kaybeder. Ruhu kaplayan bu bencil çamurlar temizlenmedikçe, gerçek yaşam ortaya çıkmaz. Yüksek yaşam enerjisi olan sevgi gelişmez. Onun için ruhun anlamları, insana sunulmuş nihai ve en büyük güvencedir. Bu anlamlar, mayadır. Esas mesela bu mayanın hamuru kabartmasıdır. Benliğe işlemesidir. Karakteri dönüştürmesi ve yapılandırmasıdır. İhtiras ve hırsları terbiye etmesidir. Ruha ait düşüncelerin ve anlamların insanda çalışma alanı bulmasıdır. Beslenen taraf kazanır misali, ruhun insan yaşamında etkin olabilmesi ve meyve verebilmesi, her türlü düalite ve ikiliğin, küçüklüğün ve büyüklüğün yenilmesine; ruhu kaplayan bencil çamurların temizlenmesine bağlıdır.

Onun için, Lübnanlı yazar Mikhail Naimy (1889-1988) şu anlamlı çağrısını yapmaktadır: ‘‘Tuzaklar ve dikenlerle dolu sözler etmektense, dilsiz olmak çok daha iyidir. Ve sözler hep yaralayıp kanatacaktır, ta ki dil Kutsal Anlayış’la arınana kadar. Sizi, yüreğinize bakmaya davet ediyorum, ey efendiler. Sizi oradaki tüm bariyerleri kaldırmaya çağırıyorum. Ve Ben’inize dolanmış tüm kundaklarını çıkarmanızı söylüyorum, ancak bu şekilde onun, o kendiyle ebediyen barışık, tüm dünyaları yaratan Tanrı’nın sözüyle bir ve tek olduğunu görebilirsiniz…”

Öte yandan ego/nefis, ruhun şatosunda bekçilik yapan fakat kapıyı kilitleyen bir nöbetçi gibidir. Şatoya girişin karşılığı rüşvet ve sıvazlamadır. Çünkü ego/nefis, yerleşik algıların, üstünlük taslamanın, kibrin, kıskançlığın, içten pazarlıklı kirli duyguların, sömürü ve istismarın, tahakkümün, önyargıların, ilişkilendirme yanılgısının, kalıp yargıların (stereotipler), kendini beğenmişliğin vs. yani böbürleyici anlayışın/Şu’loyo’nun ipliklerinden/anlamlarından dokunmuş kumaşın elbiseleriyle silahlanmış bir şekilde ruhun kapısında bekçilik yapmaktadır. 

Şumloyo’nun (yani tamamlayıcı mantığın) anlamlarını taşıyan veya çağrıştıranlar ruhun şatosuna girmesine, şatonun yeni oksijenlerle/düşüncelerle havalanmasına/beslenmesine o NÖBETÇİ maalesef izin vermemektedir. Hoşuna giden havalarla/anlamlarla nefes almayı ve sıvazlanmayı arzulamaktadır. Başka bir deyişle dönüştürücü ve yüreklendirici anlamların/değerlerin ruhun mana dünyasına girebilmesi için adeta rüşvet istemektedir.

Nefsani arzular, egoya ait tavırlar/tutkular genellikle daha çok hoşumuza gittiği için biz de ruhun şatosunda bekçilik yapan o silahlı nöbetçiye arzuladığı/hoşnut olduğu rüşveti vermekten geri kalmıyoruz. Belki de bu yüzden katılaşan yüreklerimizle çok sarsılıyor ve debeleniyoruz.

Süryani edebiyatının güçlü bir kalemi olan Anbarlı Mor Eliyo (10. Yüzyıl) da, benlik ve yaşam algısını gözeterek, ‘‘Yükselmek istiyorsan, cevvalce ve cesurca başlamalısın. Ruhuna sinmiş bezginliğin, düzensiz ve gizli eğilimin köklerini baltayla kesebilmeli ve yok edebilmelisin!’’ deyişiyle aslında bunu dile getirmekteydi. Çünkü ruhi manaların özü (mayası) gerçek sevgidir. O sevgide, özdenetim, etkin diğerkâmlık, merhametli farkındalık, şefkat, insaf, vefa, yardımlaşma, koruma, kollama, sahip çıkma, sahiplenme, değer verme, paylaşma gibi erdemler var. Ruhun yüreklendirici ve dönüştürücü manalarını kavramadan, maalesef ruh büyüyemiyor ve gelişemiyor. Ruh büyümeden, ruhu kaplayan düzensiz ve gizli eğilimler de yok olmuyor.

Dolayısıyla ruhun büyüme oranına bağlı olarak insanın edebi de, terbiyesi de artar ve gelişir. Ahlakı da o ölçüde narinleşir, nazikleşir ve zarifleşir. Ruhun mana ve değerleriyle kendisi olabilmenin iç huzurunu yakalamış bir insan özdenetime sahip bir yaşam ve eylem biçimiyle, özgüvenin sağladığı tutarlı bir kişilikle, her türlü kibri ve üstünlüğü yenerek hizmet eder. Başkalarını da kendisi gibi görür. Sağlıklı ve güvenli toplum için çaba sarf eder. Ve haklı olarak yaşama farklı bir halka olarak eklemlenir

Ruhun ürünü sevgi, sevinç, esenlik, sabır, şefkat, iyilik, bağlılık, yumuşak huyluluk ve özdenetimdir. Boş yere övünen, meydan okuyan, sömüren ve istismar eden ve yaşamı zehirleyen her türlü yaklaşımdan uzaklaşmak için unutmamalıyız ki, “Kendi benliğine eken, benlikten ölüm biçecektir. Ruha eken, ruhtan sonsuz yaşam biçecektir.” (Galatyalılar 6:8).

Onun için denilir ki, ‘‘Ulaşan ancak saygı ve edeple ulaştı; mahrum kalan da ancak saygı ve edebi terk ettiği için mahrum kaldı.’’

Yusuf Beğtaş [1]

Bilinmelidir ki, “ruho/ruh, fağro/beden, nafşo/nefis” “ܪܘܼܚܳܐ ܘܦܰܓܪܳܐ ܘܢܰܦܫܳܐ” sözcüğü Süryani edebiyatında en çok kullanılan tabirlerdendir. Bu da Süryani edebiyatında insanın bileşimini oluşturan “ruho/fağro/nafşo” tabirine/ifadesine ne kadar çok değer verildiğini göstermektedir.

Bir kelimenin/kavramın bir dilde çok kullanılması, o kelimenin/kavramın mana derinliğine işaret etmektedir. Bir kelimenin/kavramın mana derinliği o kelimenin ana unsur olarak kullanılmasıyla doğru orantılıdır. Yani bir kelime/kavram edebi/felsefi dilde ne kadar kullanılmışsa, söz konusu kelime/kavram o ölçüde mana zenginliğine sahip demektir.

Süryanice’de ‘‘nafşoܢܰܦܫܳܐ ’’ sözcüğü iki anlamda kullanılır: Hem can, hem nefis/ego demektir. Arapça’daki  ‘‘nefs ve nefis’’ sözcüğün kökeni, buraya dayanmaktadır. Süryanice ’de ‘‘haşe nafşonoye ܚܰܫ̈ܐ ܢܰܦܫ̈ܳܢܳܝܐ  ’’ nefsani tutkular anlamına gelmektedir.

Can, yaşayış, dirideki kudret, kuvvet, hayat cevheri anlamına gelmektedir. Yaşayan varlıkların yaşamasını sağladığına ve ölümle varlıktan ayrıldığına inanılan madde dışı varlık, özellikle insan ve hayvanlarda yaşam tözü anlamına gelmektedir.

Nefis ise, insanın içindeki ikilikte negatif anlam taşıyan ego anlamındadır. İnsanın içindeki günahı ve kötülüğü temsil etmektedir.  Çünkü nefis insanı kötülüğe iter, onu hapseder, zapt eder ve kirletir. Utanca boğdurur ve insan ile Allah arasında bir perde oluşturur. Onun için nefsani arzuları dizginlemek çok önemlidir. Çünkü egoya sinmiş gizli ve düzensiz eğilimler, yaşamda/insanda var olan doğal döngüyü bozmakta, düzeni düzensizleştirmektedir. Bütün mesele o gizli ve düzensiz eğilimlerin farkına varmaktır. Farkındalık içinde onları törpülemektir. Hatta imkân varsa kesip atmaktır. Yaşamı perdeleyen gerçek/ilahi enerji ancak öyle ortaya çıkar. Ancak öyle hayatı ısıtır ve kuşatır.

Süryani kültüründe, insan; beden, nefis ve ruhtan oluşan bir varlıktır. İnsanın ruhu, Allah’ın bir nefesi/üflemesi/yansımasıdır. Bu nefes/üfleme/yansıma insanın öz varlığıdır. İnsanı insan yapan özgünlüğüdür. Sosyal düşüncede o yansımaya/o özgünlüğe insan onuru denir. Ve o insan onuru kutsaldır. Bilinçli farkındalık sahibi insan kendisinin de taşıdığı o yansıma/özgünlük/onurdan ötürü başkasını olduğu gibi kabul eder, ona değer verir. Değil zarar vermek, aksine, tamamlayıcı ve kolaylaştırıcı yaklaşımlarla var etme çabası içinde olur!

O yansımaya/onura/özgünlüğe karşı yapılan her yanlış (nefret, kıskanma, hakaret, küçümseme, tahakküm, dışlama, ötekileştirme, üstünlük taslama, hor görme, istismar, sömürme, rekabet, çekememezlik vb. zarar veren düşük frekanslı bütün negatif duygular…) hüsrandır, günahtır. Çünkü ‘‘insan, hak ve hakikate doğrulukla, yaratılanlara da ahlakla davrandığında insan olur’’ gerçeğinden yola çıkan Süryani edebiyatçıların/yazarların ana referans kaynağı, Rabbin kelamıdır, dikey (Allah) ve yatay (kâinat/insan) sevgisidir, ahlaki donanımlardır. Bu yaklaşım, aynı zamanda Süryani ruhaniyetinin özünü oluşturmaktadır.

Yatay/insan sevgisinde esas olan anlayış, -hiçbir sömürüye/istismara/tahakküme mahal vermeden- ilahi özden gelen insan onurunun yüceliğini gözetmektir. Gücünü, ”Bu küçüklerin birini kabul eden beni kabul eder” ölçütünden almaktadır. Yazılmış olduğu üzere ‘‘Size doğrusunu söyleyeyim en basit kardeşlerimden biri için yaptığınızı, benim için yapmış oldunuz’’ (Matta 25: 40). Çünkü büyük bir kişi kabul edildiğinde, bu çoğu kez boş bir şan ve farklı amaçlar için olur, oysa küçük birini kabul eden bunu temiz bir niyetle, Rab için yapar. Bu anlayış, Altın Ağızlı Yuhanna (Krisostomos 344-407)’nın deyişiyle şöyle formüle edilmiştir: ‘‘Bir kardeş ne denli küçükse, Rab o denli mevcuttur.’’ Bu anlayışa göre, insana yapılan her iyilik Rabbe yapılmaktadır.

Yaşamı var eden ve şekillendiren içsel durumlar olduğuna göre, değerli olan, dış görünüş değil, içsel durumdur. Onun için içsel/ruhsal güzellik, insanın sosyal yaşamında hayati önem arz etmektedir. Söylendiği üzere, ”Gizli olan iç varlığınız, sakin ve yumuşak bir ruhun solmayan güzelliğiyle sizin süsünüz olsun” (I. Petrus. 3:3).

Çünkü bedeni ayakta tutan, dolayısıyla onu canlı hale getiren etken, ruh enerjisidir. Ruh, kendi tekâmül sürecinin bir aracı olduğu için bulunduğu bedeni canlı hale getirir. Kendi gelişimini sağlayacağı bütün ortamlarla ilişki kurduğu andan itibaren, o ortamda kendi enerjisine uygun haller meydana getirir. Bu hallerden birincisi canlılık, ikincisi şuurluluk, üçüncüsü de harekettir.

Ruh, saf altın gibidir. Dünyevi paslardan, kirlerden ve çürüme yapan diğer maddelerden özgürdür. Yumuşak, narin ve esnektir. Ancak altın, diğer elementlerle karıştırıldığı zaman nasıl ayardan düşüyorsa, sertleşiyorsa, esnekliğini kaybediyorsa, çürümeye maruz kalıyorsa, egonun nefsani hırsları, bencil ihtirasları da aynı şekilde insanın yaşamdaki ayarını düşürüyor, içsel bileşimini kirletiyor, katılaştırıyor, sertleştiriyor. İçsel dünyadaki bu kirlenme, katılaşma, yozlaşma, egoya ait tutkuların/eylemlerin küçüklüğüne-büyüklüğüne göre etkisini göstermektedir. Onun için içsel dünyada ruhun incelikleri/donanımları/değerleri çoğaldıkça, maddi dünyada insan ne kadar yükselirse yükselsin o denli tevazu sahibi olur. O denli yumuşak ve esnek olur. Ancak bilinmelidir ki, ruhun yolu dar ve engebeli bir yoldur. O yol, denge yoludur. O yol, huzur ve istikrar yoludur. O yolda yürüyenler her zaman azdır. Hayattaki esas maksat o yolu bulmak ve o yolda yürümektir. Bu yolun güzellikleri, herkese aşikâr olsa da, benliğin zaafları/hırsları/ihtirasları pratikte yolun bulunmasını zorlaştırmaktadır.

Dünyanın en önemli filozoflarından biri kabul edilen Marcus Aurelius (121-180) ‘‘Ruh düşüncelerin rengiyle boyanır’’ diye yazmaktadır. O halde ruh kadar, düşünceler de önemlidir. Ruhumuzun kararmasını istemiyorsak, kirli renklere boyanmasını istemiyorsak, iç karartan olumsuz düşüncelerden sakınmamız ve kaçınmamız gerekir. Süryani deha Malatyalı Abulfarac/Barebroyo’nun (1226-1286) dediği gibi, ‘‘Ateşte olduğu müddetçe, sinekler yemeğe yaklaşmaz. Aynı şekilde ruhla kaynadıkça, kirli düşünceler de insani yüreğe yaklaşmaz.’’

Çünkü ruh, içe/hakikate bakar. Ruh, cemaldir. Ve bütün cemiller onun tecellisidir. Bütün iyilikler onun tesellisidir. Bütün erdemler onun canlanmasıdır. Bütün temizlikler onun bedenlenmesidir. Bütün estetikler onun hayatlanmasıdır. Bütün üretkenlikler onun kanatlanmasıdır. Bütün gelişmeler/yenilikler onun şahlanmasıdır.

Ego, dışa/gösterişe bakar. Ruh, egonun/nefsin bencil çamurlarıyla kaplanınca, bütün cemalini ve güzelliklerini kaybeder. Ruhu kaplayan bu bencil çamurlar temizlenmedikçe, gerçek yaşam ortaya çıkmaz. Yüksek yaşam enerjisi olan sevgi gelişmez. Onun için ruhun anlamları, insana sunulmuş nihai ve en büyük güvencedir. Bu anlamlar, mayadır. Esas mesela bu mayanın hamuru kabartmasıdır. Benliğe işlemesidir. Karakteri dönüştürmesi ve yapılandırmasıdır. İhtiras ve hırsları terbiye etmesidir. Ruha ait düşüncelerin ve anlamların insanda çalışma alanı bulmasıdır. Beslenen taraf kazanır misali, ruhun insan yaşamında etkin olabilmesi ve meyve verebilmesi, her türlü düalite ve ikiliğin, küçüklüğün ve büyüklüğün yenilmesine; ruhu kaplayan bencil çamurların temizlenmesine bağlıdır.

Onun için, Lübnanlı yazar Mikhail Naimy (1889-1988) şu anlamlı çağrısını yapmaktadır: ‘‘Tuzaklar ve dikenlerle dolu sözler etmektense, dilsiz olmak çok daha iyidir. Ve sözler hep yaralayıp kanatacaktır, ta ki dil Kutsal Anlayış’la arınana kadar. Sizi, yüreğinize bakmaya davet ediyorum, ey efendiler. Sizi oradaki tüm bariyerleri kaldırmaya çağırıyorum. Ve Ben’inize dolanmış tüm kundaklarını çıkarmanızı söylüyorum, ancak bu şekilde onun, o kendiyle ebediyen barışık, tüm dünyaları yaratan Tanrı’nın sözüyle bir ve tek olduğunu görebilirsiniz…”

Öte yandan ego/nefis, ruhun şatosunda bekçilik yapan fakat kapıyı kilitleyen bir nöbetçi gibidir. Şatoya girişin karşılığı rüşvet ve sıvazlamadır. Çünkü ego/nefis, yerleşik algıların, üstünlük taslamanın, kibrin, kıskançlığın, içten pazarlıklı kirli duyguların, sömürü ve istismarın, tahakkümün, önyargıların, ilişkilendirme yanılgısının, kalıp yargıların (stereotipler), kendini beğenmişliğin vs. yani böbürleyici anlayışın/Şu’loyo’nun ipliklerinden/anlamlarından dokunmuş kumaşın elbiseleriyle silahlanmış bir şekilde ruhun kapısında bekçilik yapmaktadır. 

Şumloyo’nun (yani tamamlayıcı mantığın) anlamlarını taşıyan veya çağrıştıranlar ruhun şatosuna girmesine, şatonun yeni oksijenlerle/düşüncelerle havalanmasına/beslenmesine o NÖBETÇİ maalesef izin vermemektedir. Hoşuna giden havalarla/anlamlarla nefes almayı ve sıvazlanmayı arzulamaktadır. Başka bir deyişle dönüştürücü ve yüreklendirici anlamların/değerlerin ruhun mana dünyasına girebilmesi için adeta rüşvet istemektedir.

Nefsani arzular, egoya ait tavırlar/tutkular genellikle daha çok hoşumuza gittiği için biz de ruhun şatosunda bekçilik yapan o silahlı nöbetçiye arzuladığı/hoşnut olduğu rüşveti vermekten geri kalmıyoruz. Belki de bu yüzden katılaşan yüreklerimizle çok sarsılıyor ve debeleniyoruz.

Süryani edebiyatının güçlü bir kalemi olan Anbarlı Mor Eliyo (10. Yüzyıl) da, benlik ve yaşam algısını gözeterek, ‘‘Yükselmek istiyorsan, cevvalce ve cesurca başlamalısın. Ruhuna sinmiş bezginliğin, düzensiz ve gizli eğilimin köklerini baltayla kesebilmeli ve yok edebilmelisin!’’ deyişiyle aslında bunu dile getirmekteydi. Çünkü ruhi manaların özü (mayası) gerçek sevgidir. O sevgide, özdenetim, etkin diğerkâmlık, merhametli farkındalık, şefkat, insaf, vefa, yardımlaşma, koruma, kollama, sahip çıkma, sahiplenme, değer verme, paylaşma gibi erdemler var. Ruhun yüreklendirici ve dönüştürücü manalarını kavramadan, maalesef ruh büyüyemiyor ve gelişemiyor. Ruh büyümeden, ruhu kaplayan düzensiz ve gizli eğilimler de yok olmuyor.

Dolayısıyla ruhun büyüme oranına bağlı olarak insanın edebi de, terbiyesi de artar ve gelişir. Ahlakı da o ölçüde narinleşir, nazikleşir ve zarifleşir. Ruhun mana ve değerleriyle kendisi olabilmenin iç huzurunu yakalamış bir insan özdenetime sahip bir yaşam ve eylem biçimiyle, özgüvenin sağladığı tutarlı bir kişilikle, her türlü kibri ve üstünlüğü yenerek hizmet eder. Başkalarını da kendisi gibi görür. Sağlıklı ve güvenli toplum için çaba sarf eder. Ve haklı olarak yaşama farklı bir halka olarak eklemlenir

Ruhun ürünü sevgi, sevinç, esenlik, sabır, şefkat, iyilik, bağlılık, yumuşak huyluluk ve özdenetimdir. Boş yere övünen, meydan okuyan, sömüren ve istismar eden ve yaşamı zehirleyen her türlü yaklaşımdan uzaklaşmak için unutmamalıyız ki, “Kendi benliğine eken, benlikten ölüm biçecektir. Ruha eken, ruhtan sonsuz yaşam biçecektir.” (Galatyalılar 6:8).

Onun için denilir ki, ‘‘Ulaşan ancak saygı ve edeple ulaştı; mahrum kalan da ancak saygı ve edebi terk ettiği için mahrum kaldı.’’

Yusuf Beğtaş [1]


[1] Zaman zaman yaptığım gibi Süryani yazarlarının düşünce ve irade ufkuna doğru çıktığım bir yolculukta, insandaki içsel uyumsuzluğa, ikiliğe, çelişkilere dikkat çekenNusaybinli Abd Yeşu d’Suba (Bar Brikha)’ya ait ‘Beden ve Nefsin Ağzıyla İnsani Tutkular’’ isimli şiir dikkatimi çekti. Bu şiir, edebi özellikleriyle özgün bir yapıt olan ‘‘Fardayso d’Eden/Cennet Bahçesi ܦܰܪܕܰܝܣܳܐ ܕܰܥܕܶܝܢ’’ isimli eserde yer almaktadır.

Şiirin Türkçe çevirisi şu linktedir:   https://www.karyohliso.com/articles/article/2549

Süryanicesi şu linktedir: https://www.karyohliso.com/articles/article/2514

Tematik içeriğinden ötürü şiiri Türkçe’ye çevirince, beden ve ego arasındaki çekişmeyi yazan Abd Yeşu d’Suba (Bar Brikha)’nin tahmin edilen kendine özgü gerekçelerden dolayı ruha dair herhangi bir şey yazmadığını gördüm. Çünkü malum eseri yazmasının nedeni çok başkaydı.

Süryani edebiyatı ruhun tabirleriyle doludur. İnsan; beden, nefis, ruhtan oluşan bir varlıksa, beden ve nefis (ego) arasında var olan çekişme, ancak ruhun devreye girmesiyle ve aktifleşmesiyle iyiye doğru evirilebilir. Süregelen çekişme ancak bu şekilde barışla sonuçlanabilir. Bana göre eksik kalan ruh boyutunu tamamlayan bu yazı, söz konusu çeviriye önce dipnot olarak yazıldı. Sonra ayrı bir makale şeklini aldı. Umarım faydalı olur.  

On üçüncü yüzyılda yaşamış olan Nusaybinli Abd Yeşu (d’Suba veya Bar Brikha) Doğu Süryani Kilisesi (günümüzde Doğu Asur Havarisel Kilisesi)’inin bir metropolitiydi. Süryani edebiyatının gözde bir dehası ve parlak bir simasıdır. Onun döneminde bazı Arap yazarları hoş olmayan bir üslupla Süryaniceyi ‘‘zayıf, yetersiz, kıt, dar anlayışlı, yoksul dil’’ olarak nitelendirmekteydi. Nusaybinli Abd Yeşu (1318) ‘‘Cennet Bahçesi’’ isimli eserini o küçümseyici ve aşağılayıcı retoriğe karşı kaleme aldığını adeta haykırarak dile getirmektedir. Eserde, Süryanicenin kavramsal zenginliğini çok güçlü vurgularla ve kelime oyunlarıyla gözler önüne sermektedir. Eserdeki retorik ve hayrete düşüren akrostişlerle, kafiyeli/şiirsel tabirlerle Süryanicenin genişliğini ve derinliğini kanıtlamaktadır.

Bazı araştırmacı/yazarların ‘‘Süryanice’nin Mücizesi’’ olarak nitelendirdiği bu kitabın önsözünde geçen düşünceler, yazıldığı döneme, günümüze önemli anlamlar içermektedir.

ve kelime oyunlarıyla gözler önüne sermektedir. Eserdeki retorik ve hayrete düşüren akrostişlerle, kafiyeli/şiirsel tabirlerle Süryanicenin genişliğini ve derinliğini kanıtlamaktadır. Bazı araştırmacı/yazarların ‘‘Süryanice’nin Mücizesi’’ olarak nitelendirdiği bu kitabın önsözünde geçen düşünceler, yazıldığı döneme, günümüze önemli anlamlar içermektedir