Küresel SİYASETİN CİNNETİ! – Mim Yavuz Binbay

Dünya bu siyasi cinnetleri birinci ve ikinci Dünya savaşları olarak adlandırılan savaşlarda yirminci yüzyılda beceriksiz siyasetçilerin basiretsizlikleri sebebiyle sorunlara politik çözümler üretememeleri sonucunda yaşamıştı. Uzun bir süredir aynı basiretsizlik sebebiyle tüm dönemlerin en büyük ekonomik-siyasal krizi katlanarak gezegenimizi yok edecek tehlikeli bir boyuta everildiğini gözlemekteyiz.

Sokaktaki insandan en üst sorumluluğu paylaşanların ortak görüsü basiretsiz siyasetçilerin beceriksizlikleri sebebiyle patlak verecek yeni bir dünya savaşının kazananı olmayacağı gibi gezegenimizde bildiğimiz yaşamı yok edeceğidir. Son olayların yarattığı gergin ortamın analizini yapacak olursak;

Gelinen durumu bağımsız ve bağlantısız yorumlayacak olursak, öncelikli olarak “Amerika’nın bu bölgede, sınırlarından binlerce kilometre uzakta ne işi var.” “Bir devletin resmi görevlisini katletmek ” veya “seçilmiş bir devlet başkanı yerine meclis başkanını atamak.” “Tüm dünyayı ihtiyacım var ülkemin çıkarları öyle gerektiriyor gerekçeleriyle haraca bağlamak”  ve benzeri keyfi tasarruflar hangi uluslararası hukuka sığar sorularını sormak ve bu sorulara herhangi bir etki altında kalmadan cevaplamak gerekir.

Kendini ve kendi çıkarlarını evrensel hukuk kurallarının üstünde ele alıp diğer ülkelere yaptırımlar uygulayan ABD’nin ölçüyü kaçırdığı artık gezegenimizin güvenliği için tehlike arz ettiği çok açık ortadadır. Terörist eylemler bahanesiyle dünyanın dört bir yanına saldıran ABD, bu eylemlerin planlayıcısı ve işbirliklerinin aktörü değil midir? Bunu iddia etmek için artık yeni wikilieks belgelerine de ihtiyaç yok. Çünkü her şey gün gibi ortada ve açıkça yapılıyor.

Kissinger‘ın pervasızca, 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından, “Bundan sonra çatışma Müslümanların arasında olmalıdır” şeklinde çizdiği hedef doğrultusunda Bush, Obama ve Trump gereken politikaları uyguluyor. Katlettiği halkların kavmi veya mezhebi ABD’nin umurunda değil. Temel prensip önce Amerika’dır.

ABD, Tahran elçiliği baskınından beri Irana karşı baskı uyguluyor. Ancak, hiçbir dönemde bu kadar saldırgan olmamıştı. Trump, Bush ve Obama dönemi İran politikasını değiştirdi. Son günlerde de beklenmedik ölçüde sert bir caydırıcılığı benimsedi. Yani oyun değişti. Ancak yeni oyunun sürdürülebilirliği ve sonuç alıp alamayacağı belli değil çünkü bu politika değişikliği zar atımına benziyor.

Bizi bu koşullara taşıyan sürece baktığımızda, Afganistan işgali ve iç savaşıyla başlayan bölgeleri istikrarsızlaştırma ve kaosa sürükleme süreci ismi malum çevrelerce konan ve iç potansiyele dayanmayan dış güdümlü Arap baharı (katliamı) olarak adlandırılan hareket başlatıldı. Dikkat edilirse bu adlandırma bir anda uluslararası tüm çevrelerce empoze edilerek dayatıldı. Söz konusu bölgelerdeki yıllardır küresel güçlerin denetiminde süren diktatoryal rejimler sebebiyle bir anda popüler bir sempati kazandı ve birçok demokratik kurum ve kuruluşta objektif bir değerlendirme yapamadan koşulsuz destek verdi. Oysa bu hareketleri başlatan ve dinamik gücünü oluşturan iç demokratik güçler değil dışarıdan transfer edilen bir merkezce eğitilmiş radikal gruplardı. İlk etapta bu radikal grupların etrafına diktatoryal rejimlerin mağdur ettiği ama yeterince organize olamamış iç muhalif gruplar da serpiştirilerek kamufle edildi. Bu profesyonel grupların bir tek ve net görevi vardı o bölgeyi istikrarsızlaştırmak. Bu gruplarda bu görevlerini ne yazık ki geniş bir çevreninde desteğini alarak tereyağından kıl çekercesine yerine getirdi.

Bu gün sırasıyla bu bölgelere baktığımızda istikrarsızlaştırılan hiçbir ülkede demokratik gelişmeler olmadığı gibi tam tersine devlet mekanizmaları çökertilmiş ve kaosa sürüklenmiş durumda;

Afganistan’da durum ortada her gün onlarca insan ölüyor, uyuşturucu trafiği belirli çevrelerin denetiminde tam hız devam ediyor, hala bir devlet mekanizmasından bahsetmek bile mümkün görülmemektedir.

Irak, Saddam devrildi ancak yerine kurulan rejim Saddam’ı aratmadığı gibi demokrasiyi ve ekonomiyi 100 yıl geri götürdüğü gibi hala bir istikrar gözükmediği gibi mezhep ve etnik çatışmalarla boğuşmakta ve yakın bir gelecekte de durulacağa benzemiyor. Ama net olarak ABD savaş tazminatı olarak Irak petrollerinin %65’ine el koymuş durumda. Bununla yetinmeyen Trump son açıklamalarında aymazca “Orada devasa ölçüde pahalı bir üs inşa ettik. Milyarlarca dolara mal oldu. Benden çok önce yapılmıştı. Harcamalarımız için geri ödeme yapmadıkları sürece çıkmayacağız” ifadesini kullanabiliyor.

Italya sömürgecilere karsi savasinda efsanevi kahraman Ömer Muhtar’ın ülkesi Libya’da, Kaddafi devrildi yerine kabileler ve etnik bir savaş başladı ve ne zaman biteceği konusunda kimse bir tahminde bulunamamaktadır ancak net olarak Fransa Libya petrolünün %35’ine el koydu. Dünya devletlerin birçoğu utanmazca bir yandan BM kararlarından bahsederken diğer yandan BM’lerin tanıdığı hükümet yerine ABD tarafından devşirilmiş bir generale iç Savaşı devam ettirmesi için destek veriyor. Fransa bu generalle iade edeceği mülteci başına 300 Euro ödeme şartıyla mülteci iadesi anlaşması yapıyor. Ancak iade edilenlerin akıbetinin çoğunun kursuna dizilme olduğu uluslararası örgütlerce tespit edilince anlaşmayı önce inkâr sonra yerel otorite olarak adlandırmıştı. Simdi Akdeniz havzası için aynı kartı oynuyorlar. Unutulmaması gereken nokta ise Libya’yı ABD istikrarsızlaştırdı, Fransa tüm hukuksal ve insani kurallara aykırı olarak aracını bombaladı ve işbirlikçilerine Kaddafi’yi öldürttü.

Fas, Tunus, Cezayir, Yemen’de sular durulmuyor. Sudan, Mali ve birçok bölge ülkesinde durum farklı değil.

Son olarak Suriye; Suriye’de 30 yıldan fazla süren bir diktatoryal rejimden demokratik açılımlar yapmaya başlayan bir rejime ABD neden ithal radikal gruplar kullanarak müdahale etti? Bir anda reformcu bir iktidar katliamcı ilan edilerek ülke iç savaşa sürüklenerek yerle bir edildi? Orada desteklenen radikal çeçen grupların demokratik mücadeleyle ve Suriye’yle ne alakası vardı?

Tüm bu gelişmelerin sonucunda, bu coğrafyada artık sadece müdahaleci güçler konuşuyor. Müdahale edilerek istikrarsızlaştırılan ülkeler kâale bile alınmıyor. Onların yerine kullanılan vekil guruplar konumlandırılıyor.

İşte basiretsiz politik cinnet bu kurgularla başladı. Vekâlet savaşlarıyla kendi ülkeleri dışındaki ülkeleri istikrarsızlığa sürükleyerek zayıflatacağını ve güçlerini korudukları için istikrarsızlaşarak zayıflayan devletlerde yeni işbirlikçiler atayarak kendilerine bir yüzyıl daha biat ettireceklerini varsaydılar. Hatta biraz daha ilerisi için sınırlı bir bölgesel savaşta senaryo dışında değildi.

Söz konusu kurgu bir önceki yüzyıl için uygun olabilirdi. Ancak yeni bir teknolojik ve komünikasyon devrimi geçirmiş günümüz için pek uygun düşmedi.  Bir köylü toplumu       olan Çin devi uyandı dünya liderliğine aday hale geldi. Az gelişmiş eski imparatorluklar mirasçıları İran ve Türkiye yeniden bölgesel güç konumuna geldi. Nükleer güce sahip Rusya yeniden küresel güce kavuştu.

Senaryo ilk olarak Türkiye ve İran’ın müdahalesiyle Katar’a müdahale oyununda bozuldu, Akdeniz havzası ve Libya anlaşmasıyla devam etti ve dengeleri değiştirdi. Örtülü sürdürülen istikrarsızlaştırma operasyonları deşifre oldu. Bu hamleden sonra yeniden oluşan güç dengeleri bağlamında taraflar gerek vekâlet güçleri saldırılarıyla gerekse açıktan cepheleşmeye başlandı.

Son İran olayında olduğu gibi artık taraflar resmi güçleriyle çatışmalar dönemini başlattı. Bundan sonraki basiretsiz bir politik adım son savaşı deklere edecektir. Böylece basiretsiz, beceriksiz politikacıların cinneti türümüzün ve on bin yıllık medeniyetimizin sonunu getirecek.

En onurlu duruş bu basiretsiz cinnetin tarafı olmamaktır!

Yazının linkleri;

https://diyarbakiryenigun.com/kuresel-siyasetin-cinneti-i-39525h.html