ARAP BAHARI – ARAP KATLİAMININ SONUÇLARI – Mim Yavuz Binbay

Uzun bir süredir menşei malum çevrelerce “Arap baharı” adı altında başlatılan bir senaryo sahneye konularak daha önce 1915 ve 1930-45 yıllarında sahnelenen bir katliam süreci izletilmektedir. Hafızamızı yokladığımızda bu tür oyunların daha öncede birinci ve ikinci dünya savaşları olarak tarihe geçen katliam süreçlerinde de sahnelendiğini kolaylıkla tespit edebiliriz. Tarihe baktığımızda tüm demokrasi cephelerinin bu dönemlerde 3 önemli katliamın gerçekleştirildiğini bu gün soykırım olarak adlandırdığımızı rahatlıkla görebiliriz.

Birincisinde Ermeni ve Süryani soykırımı ikincisinde de Yahudi soykırımını görmekteyiz. Ancak o dönemi incelediğimizde başlatılan savaşların bugün olduğu gibi belirli (aynı) çevrelerce bugünküne benzer o günün koşullarına uygun  “demokratik” girişimler adı altında başlatıldığını görmekteyiz.

Yaşanan sürece baktığımızda, Afganistan işgali ve iç savaşıyla başlayan bölgeleri istikrarsızlaştırma ve kaosa sürükleme süreci ismi malum çevrelerce konan ve iç potansiyele dayanmayan dış güdümlü Arap baharı olarak adlandırılan ( ben her konuşma ve yazımda bu provokasyonu Arap Kışı olarak adlandırdım) hareket başlatıldı. Dikkat edilirse bu adlandırma bir anda uluslararası tüm çevrelerce empoze edilerek dayatıldı. Söz konusu bölgelerdeki yıllardır süren diktatoryal rejimler sebebiyle bir anda popüler bir sempati kazandı ve birçok demokratik kurum ve kuruluşta objektif bir değerlendirme yapamadan koşulsuz destek verdi. Oysa bu hareketleri başlatan ve dinamik gücünü oluşturan iç demokratik güçler değil dışarıdan transfer edilen bir merkezce eğitilmiş radikal dinci gruplardı. İlk etapta bu radikal dinci grupların etrafına diktatoryal rejimlerin mağdur ettiği ama yeterince organize olamamış iç muhalif gruplar da serpiştirilerek kamufle edildi. Bu profesyonel grupların bir tek ve net görevi vardı o bölgeyi istikrarsızlaştırmak. Bu gruplarda bu görevlerini ne yazık ki birçok demokrasi cephesinin de desteğini alarak tereyağından kıl çekercesine yerine getirdi.

Bu gün sırasıyla bu bölgelere baktığımızda istikrarsızlaştırılan hiçbir ülkede demokratik gelişmeler olmadığı gibi tam tersine bir kaosa sürüklenmiş durumda. Bunları sıralayacak olursak;

Afganistan’da durum ortada her gün onlarca insan ölüyor, kadınlar taşlanıyor, uyuşturucu trafiği belirli çevrelerin denetiminde tam hız devam ediyor, hala çökertilen devlet mekanizması yerine kurulmuş bir mekanizmadan bahsetmek bile mümkün görülmemektedir.

Irak, Saddam diktatörü devrildi ancak yerine kurulan rejim Saddam’ı aratmadığı gibi demokrasiyi ve ekonomiyi 100 yıl geri götürdüğü gibi hala bir istikrar gözükmediği gibi mezhep ve etnik çatışmalarla boğuşmakta ve yakın bir gelecekte de durulacağa benzemiyor. Ama net olarak ABD savaş tazminatı olarak Irak petrollerinin %65’ine el koymuş durumda. Bağımsız insan hakları kurumlarınca Saddam rejiminin sona ermesinden bu yana iki buçuk milyon Iraklının hayatını kaybettiği, milyonlarcasının ağır işkencelere maruz kaldığını ve yüz binlercesinin göç ettiğini belirtmektedir.

Libya’da Kaddafi devrildi yerine kabileler ve etnik bir savaş başladı ve ne zaman biteceği konusunda kimse bir tahminde bulunamamaktadır ancak net olarak Fransa Libya petrolünün %35’ine el koydu.

Fas, Tunus, Cezayir, Yemen’de sular durulmuyor. Sudan, Mali ve birçok bölge ülkesinde durum farklı değil.

Son olarak Suriye ve Mısır; Suriye’de 30 yıldan fazla süren bir diktatoryal rejimden demokratik açılımlar yapmaya başlayan bir rejime neden ithal radikal gruplar kullanılarak müdahale edildi? Bir anda reformcu bir iktidar katliamcı ilan edilerek ülke iç savaşa sürüklenerek yerle bir edildi? Orada desteklenen radikal dinci çeçen ve Avrupa devletlerinden devşirilen grupların demokratik mücadeleyle ve Suriye’yle ne alakası vardı? Rejim yıkıldığında yerine kurulacak rejimin nasıl bir rejim olacağını bilen veya tarif edebilecek bir çevre var mıydı? Suriye’nin tüm topraklarının kontrolünün yabancı devletler (ABD, Rusya, Iran ve Türkiye)’de olduğu bu günkü duruma bakılarak demokratik bir rejimin kurulma olasılığından bahsedebilecek bir tek insan var mı? Bu koşullarda kurulacak bir iktidarın 100 yıl önce katliamdan kaçan Ermeni ve Süryani halklarının 100 yıl sonra tekrar bir katliamla karşı karşıya kalmayacağını söyleyebilecek bir tek kişi var mı?

Savaşın barbarlığından kaçıp bölge ülkelerine sığınan milyonlarca Suriyeli sığınmacının koşulları tam bir trajedi. BM verilerine göre 5,8 milyonu kayıtlı olmak üzere 6 milyondan fazla Suriyeli başka ülkelere sığınmış halde yaşıyor. Bu sayı son yıllarda 2 milyon arttı.

Suriye içinde yerinden edilenlerin sayısı ise 9,58 milyon civarında. Tüm bu rakamlarla Suriyeliler hâlihazırda en büyük yerinden edilmiş toplum durumunda.

Mısır’ın durumuna bakacak olursak bir kaos politikası dışında bir olasılık görülüyor mu?  Önce Mübarek diktatörü bu çevrelerce iktidara getirildi yıllar sonra onu devirenleri gene aynı çevreler örgütleyip destekledi sonra aynı çevrelerin desteğiyle Mürsi iktidara getirildi ve aynı çevreler Mürsi’ye karşı darbe yapması için orduyu destekledi ve Mısır’da bu duruma gelindi. Durum çok açık ve net ortada söz konusu stratejinin sahipleri sadece ülkelerin destablize edilerek kaosa sürüklenmesini hedeflemektedir. Bu stratejide ne demokrasinin geliştirilmesi nede istikrara kavuşturma politikası yoktur.

8 yıl sonra dönüp baktığımızda “Arap Baharı” denilen süreçte; Doğmakta olan tüm demokratik iç dinamikler doğmadan boğuldu. Ordusu Amerika’nın kontrolünde olan ülkelerde darbeler yapıldı.

Amerika’nın Ordusunu kontrol edemediği ülkeler iç savaşa terk edildi. Tunus’ta Gannuşi kontrol altında. Mısır’da Sisi darbeyle getirildi. Libya, Yemen, Afganistan ve Suriye hala iç savaşta. Bir ucu Fas’ta diğer ucu Afganistan’da olan Kuzey Afrika ve Ortadoğu bölgesi gittikçe büyüyen bir karmaşanın içerisinde boğuşuyor.

Demokrasi havarisi gibi gördüğümüz Batılı ülkeler sırf değişimden korktukları için bu ülkelerde değişim getirebilecek iç dinamikleri yine sınırlandırdı. Arap Baharı denilen sürecin sonunda Mursi gibi isimler iktidarda kalsaydı, kontrol edemeyeceklerinden korktular. Hatırlarsanız Mursi’nin ilk eylemlerinden birisi Refah Sınır Kapısı’nı açmak olmuştu. İsrail zulmü altındaki Gazze halkını rahatlatacak olan bu adım belki de maalesef Mursi’nin sonu oldu. Bırakın tüm diğer iddiaları. Mısır’ın Mursi tarafından iyi yönetilmediği gibi lafların hiçbir anlamı yok. Sisi iktidara gelir gelmez Refah Sınır Kapısı’nı tekrar kapadı. İşte bu yüzden Sisi ne tür hukuksuzluğa imza atarsa atsın kendisi için sorun olmuyor.

Şimdi Venezuela’da aynı şey deneniyor. Amerika dünya siyasetine askeri müdahaleden kaçınıyor olmasına rağmen, darbe gibi yöntemleri hiç bırakmadı. Sorun çıkardığını düşündüğü ülkelerde yeni bir stratejiyle kendilerine yakın gruplara destek vererek ülkelerin iç siyasetlerini dizayn etme çabasına devam ediyor. Bu strateji çerçevesinde Ortadoğu’da istemedikleri tüm yönetimleri çökerttiler.

Tablonun tamamına ve sonuçlarına baktığımızda, sonuçları itibariyle “Arap Baharı” projesi tam bir Arap kıyımına ve katliamına dönüşmüştür. Bugün itibariyle bu coğrafyada hayatını kaybeden insanların sayısı 5 milyonu aşmıştır. Hala bu katliamı “Arap Baharı” olarak adlandıranlar ne yazık ki tarihe katliam destekçileri olarak geçecektir. Bu tür adlandırma artık bu katliamın mağdurlarını incitmektedir. Artık akli selim olarak durumu değerlendirip objektif bir tavır sergilemek gereği acil olarak kendini dayatmaktadır. Aksi durum katliamcıları cesaretlendirmektedir. Demokrasi ve insan haklarından yana olan tüm kesimleri bu katliamların durdurulması yönünde taraf olmaya ve çaba göstermeye çağırıyoruz.

Sonuç olarak; Artık bir katliama dönüşen Suriye’deki iç savaşın, tüm yabancı unsurların Suriye sınırları dışına çekilerek Suriye’deki sorunları Suriye asıllı tarafların görüşmeler yoluyla çözmesi için duyarlı ve etkili tüm devletlerin, kurum kuruluş ve şahsiyetlerin bu konuda duyarlılık göstermesi gerekliliği elzemdir.

Mim Yavuz Binbay

Yazının Linkleri;

http://www.kurdistana-bakur.com/modules.php?name=News&file=article&sid=10037