Osmanlı bir Medeniyet miydi ? – Mim Yavuz Binbay

portreDicle Üniversitesi tarih bölümünden biriyle sohbetimizde Osmanlı medeniyeti diye bir cümle kurunca kendisine Osmanlılar Bir medeniyet miydi? Yoksa bir İmparatorluk muydu? Diye sorunca şaşkınlıkla medeniyet değil mi diye sordu. Sahi, Osmanlılar bir medeniyet miydi? yazıyı okuduktan sonra buna ve neyin medeniyet olduğuna siz karar verin.

Evet, hiç kuskusuz Osmanlı imparatorluğu üç kıta üzerine yayılmış tarihin en büyük ve uzun hâkimiyet süren imparatorluklardan biriydi. Kendisine özgü bir yönetim mekanizması kurmuş ve uzun bir süre hükmetmiştir. Ama gerçekten bir medeniyet olarak adlandırılabilir mi?

Tarihe bir göz attığımızda (Asya ve Avrupa’da), ilk medeniyet olarak adlandırabileceğimiz Sümer ve devamı niteliğinde AKAD imparatorluğuna, Asur ve Babil’e, Antik Mısır, Yunan, Roma, Pers ve Urartu imparatorluklarının, Emeviler ve Abbasilerin bir medeniyet kurdukları hususunda tüm tarihçiler ve sosyologlar hem fikirdirler. Ama Moğol ve Hun imparatorlukları, Gotlar ve Visigotlar bir medeniyet olarak adlandırılmaz.

Bu durum her idari mekanizma oluşturarak devasa hükümranlıklar oluşturabilen her yapının medeniyet olarak adlandırılmadığı ve imparatorluk gibi devasa bir hükümranlık oluşturmanın veya bir coğrafyada etkinlik kurabilecek kadar devasa nüfuslara sahip olmanın medeniyet olabilmek için yeterli olmadığı hususunu akla getirmektedir.

Medeniyet olarak adlandırılan yapılanmalarda ortak bir özellik olarak ilk göze çarpan tümünün istisnasız olarak şehirler kurmuş olmalarıdır. Medeniyet oluşturmada şehir kurmak önemli bir özelliktir çünkü şehir kurabilmek yerleşik toplumun ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal, Hukuksal, sanat, mimari tüm koşullarını eksiksiz düzenleyebilmeyi gerektirir. Bu özellikleri yerine getirmeden geniş halk topluluklarını bir araya getiremezsiniz. Bunları bir araya getirebilip bir şehir kurduğumuzda bunları bir arada tutacak ortak bir kültür yaratma zorunluluğunun dayattığı koşullar medeniyetin doğuşuna öncülük eder. Medeniyetler bir yandan içinde yer alan toplulukları bir arada tutarken diğer yandan diğer toplumlar için çekim merkezi veya toplumsal ilerlemede ve değişimde rehberlik eder.

Dolayısıyla ikinci ortak özellik olarak adlandırabileceğimiz özellik ise tüm medeniyetlerin daha sonra işgal veya başka şekillerde şehirleri ele geçiren değil, kurdukları şehirlerde mukim yerleşik bir toplumsal özelliğe sahip olmalarıdır. Daha sonra gelenler ya şehir kurucularının kültürüne entegre olmuş veya entegrasyonu reddetmişse önceki topluluğu egemenliği altına alma amacıyla giriştiği çatışmalar sonucunda baskıcı bir yaklaşım göstererek şehir kültürünü dejenerasyona uğratarak son vermiştir. Çünkü bu çatışmalar sonucunda toplulukları bir arada tutan uzlaşmanın yerini çatışmalar aldığından bütünsellik zarar görür. Dolayısıyla şehrin kuruluşunun unsurları ile hükümran arasında uzlaşmazlık bu dejenerasyona kaynaklık eder.

Osmanlılara dönecek olursak, Osmanlılar göçmen bir aşiret olarak bu coğrafyaya daha sonra gelip yukarıda saydığım başka medeniyetler tarafından kurulmuş şehirleri ele geçirerek yerleşmiştir.  Beyt-Nahreyn (Mezopotamya) coğrafyasına baktığımızda şehirlerin kuruluşunda üç unsura rastlamaktayız Arab-Aramiler, Romalılar ve Ermeniler.

Beyt-Nehreyn (Mezopotamya) coğrafyasında Osmanlıların kurduğu hiçbir şehre rastlamamaktayız. Örnek verecek olursak; Siirt-Sé’ard-Îs’îrd, Diyarbakir-Omid, Mardin- Erdobe, Tidu, Merdin, Merdo, Urfa- Er-Ruha-Urhai-Orhoy, Midyat-Estel ( Mizyez), Ömerli (Mâ’aserté), Savur, Cizre ( ceziret’ûl ibni amer), Nusaybin (Nasibeyn, Nsibîn), Idil (Beyt-Zebday), Silopi, Batman ( İloh, Hasan el keyf), Sason, Kozluk, Urfa (Er-Ruha-Urhai-Orhoy), Kilis, Antep (Ayintap-Kala-ı Füsus), Hatay (Antakya), İskenderun, Diyarbakır (Omid, Amid, Diyar el bekr), Elazığ ( El-eziz, Xarpot), Kızıltepe (Dunaysır), Beyt ül Şebab’ın kurucuları    Arami kökenli İbraniler, Süryaniler, Keldaniler, Nesturîler ve Arablardır.

Van (Tuşba), Ağrı (Ararat), Malazgirt-Mezgerd, Muş, Bingöl-Azaxpert-Çewlik- Çapaxçur, Bitlis-Perxent-Bidlis Ermeniler, Erzurum-Theodosiopolis, Bitlis-Perxent-Bidlis’in kurucusu Romalılardır.

Diğer bölgelere baktığımızda da durum Beyt-nahreyn coğrafyasından farklı değildir. Verdiğim birkaç örneği diğer bölgelere uyguladığımızda karşımıza Roma-Bizans, Yunan, Rum, Ermeni vd. kültürlere rastlamaktayız.

Tahmin ettiğim kadarıyla cumhuriyetin ilanından sonra Güneş Dil teorisyenlerinin akıldan izan yazıları dışında bu konuda derli toplu bir tartışma yürütülmemiş. Sadece hükümranlığı veya nüfus çoğunluğunu ele geçirenler toplum mühendisliğiyle kendilerine ait görmedikleri ve hükümranlıkları için tehlike olarak addettikleri kurucu şehir kültürünü hedef alarak talan mantığıyla çeşitli metodlarla bu metodlardan en göze çarpanı adını değiştirerek ve yeni adla sahiplenerek yok etmeğe çabalamışlardır. 

Tekrar Osmanlılara dönersek, ele geçirerek yerleştiği şehirlerde sadece var olana kurucu kültürün sanatçılarıyla eklemeler yapmaktan öteye gidememiştir. Osmanlı mimarisi, sanatı, yazımına baktığımızda etkin olan Arab-Arami, Roma, Fars ve Ermeni kültürleri karışımıdır. Deyim yerindeyse saray vardı eklenenler sadece müştemilatlardı. Ele geçirilerek yerleşilen şehirlere bir iki saray eklemekten öteye geçmemiştir.  Özellikle edebiyat ve sosyal yaşam İslam’ında etkisiyle etkin bir Arab kültürünün etkisi altındadır. Gene Mezopotamya’dan örnek verecek olursak, 1970 tarihlerine kadar mimari alanda Cami, medrese, taş binalar, el sanatları, dokuma vs. Ermeni ve Süryaniler akla gelmekteydi. Mardin, Diyarbakır, Urfa, Hatay, İstanbul, Trabzon, Kars, Efes mimariye, Kürtlerin giysisi olan Şal ve Şépik, Siirt battaniyeleri, kilimcilik, bakırcılık, kalaycılık, altın ve gümüş işlemeciliği vs. el sanatlarının birer örnekleridir. Şehirlerin sembolleri de aynı şekilde kurucu kültürlere aittir. Diyarbakır büyükşehir belediyesinin önünde bulunan ve Diyarbakır’ı (Omid) simgeleyen aslan Asur Aslanıdır. Ankara’yı simgeleyen güneş kursu Hitit sembolüdür.

Birçok tanınmış yazar ve şair bu coğrafyayı yazı ve şiirlerinde Aram-Acem ve Rum diyarı olarak adlandırmışlardır. Çünkü Osmanlı imparatorluğunun hükümranlığı coğrafyasındaki medeniyetin kurucu sahipleri bu unsurlardı ve onlarla anılıyordu. Osmanlının yaptığı sahiplenmekten öteye geçmemiştir.

Okuyuculara oturdukları şehrin kuruluş tarihini okuyarak, son dönemlerde yaygın ve etkin olan toplum mühendislerinin manipülasyonun etkisi altında kalmadan objektif bir değerlendirmeyle aidiyetlerini öğrenmelerini öneriyorum. Öğrenecekleri bilgiler varlık nedenlerini zayıflatmayacak aksine daha da güçlendirirken birlikte yaşadıkları topluluklara, paylaştıkları medeniyete saygıyla bakmayı öğrenecek ve onlarla bağlarını güçlendirecektir.

Medeniyetler beşiği coğrafyamızda, şekillenmemizde ilham kaynağı olan medeniyetleri bahaneler arkasına sığınmadan Kültürel, Etnik, Dinsel renklerimizle insanda tarih boyunca hayranlık uyandıran Gökkuşağı ahengiyle paylaşmak dileğiyle.

 

Mim Yavuz Binbay

 

Not :

Beyt-Nahreyn Arab-Arami Birliği Bilim Kurulu tüm yerleşim birimlerinin özgün isimleriyle bir haritalama çalışması yapmaktadır. Bulunduğunuz yerleşimin ve çevresindeki yerleşim birimlerinin (ilçe-Köy) eski özgün isimlerini biliyorsanız araskem@gmail.com adresine yazarak bize ulaştırarak bu çalışmaya katkıda bulunabilirsiniz.

Linkler;

http://www.mardiniletisimgazetesi.com.tr/Mim-Yavuz-Binbay-Osmanli-bir-Medeniyet-miydi-yazisi-233/

http://www.siirtnews.com/haber-4773-osmanli_bir_medeniyet_miydi.html

http://www.diyarbakiryenigun.com/osmanli-bir-medeniyet-miydi.html

http://www.gelawej.eu/index.php?option=com_content&view=article&id=13498:osmanl-bir-medeniyet-miydi&catid=170:konuk-yazarlar&Itemid=250

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


49 − 42 =